|
Yine en sevdiğim yerde, soylu ve rüzgarlı denizinin, ziyaretçilerini hafif çalkantılı esintilerle uyuttuğu, Bodrum'un hâlâ en mutena yerinde, yurdum dediğim köyde, antik Myndos'un koynunda, o mavi kutucukta, o şirin balıkçı köyünde Gümüşlük'teyim. Akdeniz'in, Ege'nin, dünyanın tüm sıcak denizli iklimlerin çocuğu olduğumu bana en çok burası hatırlatır. Gümüşlük her anlatanın başka bir baharat, ayrıntı kattığı her daim kendini yenileyen, hep aynı masaldır... Bir gelenek, bir vahşi çağrı. Benim tuzlum'dur... İspanya'da bir bölgede sevgililer birbirlerine 'tatlım' değil, 'tuzlum' dermiş tatlıdan çok tuzluyu sevdiklerinden... Gümüşlük, tuzlum benim.
Denizin koynunda, bir hayat molasındayım ama şehrim İstanbul yine karanlık. Güngören'de patlayan bombalar yine kanla sulamış güzel şehrimi. Evlerin içi acıyor, evler yas, yaş içinde. Her sabah o evlerden birinde olabileceğimizi bilerek uyanıyoruz, terörün, deprem tehlikesinin, kapkaçın, güvensizliğin güzelliğini berhava ettiği o güzelim şehirde.
Dünyaya 'ben geldim' demek için gün sayan bebekleri, aşık olmaya vakit bulamamış delikanlıları, oynamaya doyamamış çocukları öldürenler, sanmayın bu lanet sizi paklar. O katledilmiş ruhlardan yükselen ahlar sizi bugün de yarın da, tarihin kaçamayacağınız bir yerinde bulup yakalar. Sanmayın yağdırdığınız lanet size, sevdiklerinize ve inandıklarınıza kat be kat dönmeyecek... Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
Gümüşlük'teyim, yurdum dediğim yerde. Denize karşı otururken, hayatı, denizi, başlangıcı, sonu düşünüyorum. Sonra Gümüşlük rüzgarı atıyor saçlarımı geriye... Deniz çalkantısıyla dindirirken ruhumu dalga şunları fısıldıyor: "Yolcu şimdilik buradasın, şimdilik sadece sen ve ben varız. Dur ve sadece sesimi dinle".
Gelmezden önce denize benzeyen bir kadından, denize benzer şarkılar dinlemiştim, şimdi karanlık, acıtılan şehrim İstanbul'da.
Harbiye Açıkhava'da, dünyanın en muhteşem şarkıcılarından Harris Alexiu vardı. Bir denize benziyordu kendi. Bir denize benziyordu, şarkıları, sesi. Deniz kadar engin gırtlağından uçsuz nağmeler indirirken, kalbimiz de bir deniz oluvermişti. Alexiu, o muhteşem Akdenizli aldı götürdü beni şarkılarıyla kendimin bile bilmediği yerlere. Yunanca söylüyordu ama ben anlıyordum, şarkıların milliyeti yoktur...
Yekpare bir güzellikteydi. Kimi zaman bir Karadeniz hırçınlığında titretiyordu, kimi zaman denize kavuşmayı özleyen durgun bir göl oluveriyordu, kuytuda ve yalnız. Kimi şarkılarda hafif çırpıntılı, kiminde karanlık, uçsuz bucaksız. Kiminde sadece mavi, al beni koynunda uyut, beni sonsuzluklara karıştır diyen bir mavi.
Bir hayat molasında Gümüşlük'teyim. Uğurlu fesleğenlerin masaları süslediği, sarmanların kumda uyuduğu, kimi okaliptüslere tırmandığı ama daima balık kokladığı, begonvillerin mor aurasında alabildiğine mavi ve rüzgarlı bir kıyıda.
'Karanlıkta daha güzel olan şehrim, İstanbul yasta. Başka bir deniz kadının Sezen Aksu'nun o eskimeyen, şahane şarkısı aslında anlatıyor her şeyi: "Eller günahkar, diller günahkar, bir çağ yangını bu, dünya günahkar. Masum değiliz hiçbirimiz'.
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|