|
27 Ağustos sabahı arkadaşımın "koş, hemen gel" demesiyle youtube'a koştum. Herkesin bildiği gibi genelde bu sitede güzel ve eğlenceli görüntüler vardır ve büyük ihtimalle bu görüntü de onlardan birisi olmalıydı. Fakat öyle çıkmadı; Sevilla - Getafe karşılaşmasının 30. dakikasında kendi ceza sahasının önünde yıkılan defans oyuncusu Antinio Puerta'nın görüntüsü vardı. Aklıma bir antrenmanda kalp krizi geçiren Conrad Mcrae geldi ve vücudumdan soğuk terler boşalmaya başladı. Ama genç oyuncunun ilk tedavi sonrası ayağa kalkması ve sahayı yürüyerek terk etmesi sonucu her şey normale döndü. Hatta arkadaşıma "numara yapmış" dedim, kendisi de beni onaylar şeklinde başını salladı. Aradan iki gün geçti ve Puerta'nın öldüğünü öğrendim. Sevilla'nın resmi internet sitesinde, "göklerin hakimi, huzur içinde yat gözbebeğimiz" yazıyordu. "Ee, bu adam yürüyordu nasıl ölür?" derken aslında işin öyle olmadığını, hastaneye kaldırıldığını ve iki gün boyunca solunum cihazına bağlı kalarak yaşadığını öğrendim.
Bu futbol sahalarındaki ölümler ne ilk, ne de sondur. Günümüz futbolunda artık her şey kazanmaya endekslenmiştir. Kaybetmeye ne takımın, ne oyuncuların, ne de izleyicilerin tahammülü yoktur. Roma gladyatörleri gibi aslanların önüne atılan savaşçılardır ve bizler de onların ölümleri için elimizden geleni eksik etmemekteyizdir. Kötü bir performansı sonrasında yapılan kötü tezahüratlar bunun en güzel örneğidir. Ve bir an gelip onların sahada yıkıldıklarını gördüğümüzde onlarla beraber biz de yıkılmaktayız aslında. Dünyanın en iyi sağlığına sahip bu kişilerin kalp krizi geçirmesi, hem de daha 20'li yaşlarda olmaları bizi korkutmakta. "Bu adam bile ölüyorsa kim bilir bana ne olur?" İşte bu düşünce bizi yormakta. Ardından da hep hayalini kurduğumuz, rüyalarımızda futbolcu olduğunuz günler aklımıza gelir. İşte bu bir hayalin, rüyanın yıkılması, futbolun çirkin yüzünün size gülümsemesidir.
Günümüzde nasıl beyaz yakalı çalışanların is stresi varsa aynı durum futbolcular için de geçerlidir. "Hem sevdiği işi yapıyor, hem de para kazanıyor" sözü çok eskilerde kaldı. Giydiği formayı bir kere kaptırırsa takımdan uzaklaşacağını, daha küçük takıma veya lige gönderileceğini bilmektedir. Bu da, o lüks içindeki yaşamına ve alışkanlıklarına veda etmesi anlamına gelir. Bu yüzden oluşan stres, yanında getirdiği hırs ve bu hırsı daha da güçlü kılmak için kullanılan ilaçlar, yapılan iğneler olumsuz etkilemekte. İlaçlar kulüp eliyle olduğu gibi oyuncuların kendi istekleri sonucu da alınmakta. Bir de üstüne ağır idmanlar, salon idmanları binince artık vücut belli bir süre sonra tepki vermektedir.
2004 yılında Portekiz'in Benfica takımında top koşturan forvet oyuncusu Miklos Fehler karşılaşmanın son dakikalarında sarı kart gördü ve hakeme bakarak saçını geriye doğru taradı. O görüntüye bakıldığı zaman suratında bir sıkıntı ve yorgunluk olduğu hemen anlaşılıyordu. Hakemin sarı, Azrail'in ise kendisine kırmızı kart çıkarttığını biliyordu ve daha 24 yaşındaydı. Aynı şekilde, Kamerunlu Marc Vivien Foe özel bir maçta bilincini kaybetti, 28 yaşındaydı. Ülkemizde de örnekleri mevcut. Elazığsporlu Gökmen Yıldıran, antrenmanda kalp krizi geçirerek hayata veda etti. O da tıpkı Foe gibi 28 yaşındaydı. En somut yaşadığımız olay ise, Vestel Manisasporlu Michal Meduna'dır. Tüm stadı karanlık bir sessizliğe gömmüştü kendisi. Uzunca bir süre tartışmalara konu oldu ülkemizde. Federasyon bu sıcak havada bu saate nasıl maç koyar diye. Oysa Meduna'yı o duruma sokanlar için kimse bir şey demedi.
Fehler, Puerta, Foe gibi şanssız örneklerin yanı sıra, bir de Washington ve Nwankwo Kanu gibi şanslı oyuncular da vardır. Kalplerindeki sorun herkes tarafından bilinmekte ve hala oynamaya devam etmektedirler. Kendileri ve kulüpleri için herhangi bir sorun yoktur. Yeter ki her iki tarafta maksimum faydayı, yani parayı, elde etsin. Bir gün bu oyunculardan birisi sahada teklerse suçlu kim olacaktır? Bu oyuncular her türlü sağlık testinden geçmektedirler ve oynadıkları kulüpler de mahalle takımı değildir. Bazı oyuncularda doğuştan gelen rahatsızlıklar olmasına rağmen kulüp doktorları nasıl "sağlam raporu" verebilir? Sadece futbol sektörünün değil, sağlık sektörünün de ne kadar kirlendiğine örnektir bu.
Sonuç olarak, futbol artık yürüyerek oynanan bir spor değil, tam tersine sahada yer almanız için toplu ve topsuz alanda da sürekli bir efor harcamanız gereken bir spordur. Artık futbolcular bir sene içerisinde neredeyse hiç ara vermeden 60 - 70, hatta daha fazla maç yapmakta, Frank Lampard gibi oyuncular bir maçta 14 km koşmaktadır. Bu da vücudun inanılmaz bir şekilde yorulmasına neden olmaktadır. Artık Fifa'nın, kulüplerin yada oyuncu birliklerinin bu olaya bir el atması gerekmektedir. Sadece su molası verilmesi çözüm olmamalı, daha yapıcı öneriler getirilmelidir. Maç sayıları azaltılmalı, fikstür ayarlamaları daha düzgün olmalı, 90 dakikalık maç süresi belki de kısaltılmalıdır. Zaten dikkat edilirse ölüm vakaları hep sezon başlarken olmakta. Birileri bu duruma dur demezse bu, Azrail'in ofsayttan daha çok gol atacağı anlamına gelmektedir.
*Bu yazı futbol şehitlerine gitsin. (Futbolcu ve taraftarlara)
*İspanyolca konusunda yardım eden Esra Şenbak'a teşekkürlerimi iletiyorum.
Can Metin
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|