|
Canan Özcan
Sabahları okuluna, işine gitmek üzere üç saat önce kalkanlar, tıkış tıkış otobüslerde saatlerce ayakta yolculuk yapmak zorunda olanlar, otobüslerde veya "şanslılarsa" vardıkları işlerinde ya da okullarında uyumaya devam etmek durumunda kalanlar yani kısaca bu koşullarda (ve hatta bundan daha da zor koşullarda) İstanbul'da yaşamak zorunda olan büyük bir çoğunluk az sonra anlatacaklarımı şüphesiz daha iyi anlayacaktır… Geçenlerde yine okula gitmek üzere iki saat önceden yola koyulacakken haberlere takıldı gözüm: Kadir Topbaş çıkmış bir şeyler anlatmış ki sonuna gelmiş program, ama neyse ki sokak röportajlarını kaçırmamışım! Yoksa nasıl anlardım İstanbul'un ne kadar da şahane yönetildiğini, ulaşımın nasıl sorunsuz aktığını ya da her şeyin işte güllük gülistanlık olduğunu! Yahu dedim o an, ya ben yıllardır İstanbul niyetine başka bir yerde yaşıyorum ya da bu ne şimdi! Evet, kimle röportaj yapılmışsa ağızlarından sürekli olumlu şeyler çıkıyordu ve ben acaba bu insanların ulaşımdan kasıtları en fazla bakkala gitmek filan mı ki diye düşünürken aslında bunun son derece de bilinçli bir şekilde bize böyle yansıtılmış olabileceği ihtimali kuvvetleniyor kafamda. Yoksa ki nasıl olur da en basitinden, birkaç saatlik bir yağmurda bile saatlerce uzayan trafiğe maruz kaldığımız ya da en acımasızından kentsel dönüşüm adı altındaki büyük "projelere" ev sahipliği yapması planlanan İstanbul'un ne kadar da şahane yönetildiğini düşünebilirdi ki bu muhterem insanların hem de hepsi birden! Hele de belediyelerin büyük bir kısmına uzun zamandır sahip olan AKP'nin 2008 ortalarında beklenen bir "ekonomik kırılganlık" (burada kriz yerine kırılganlık denildiğine dikkatinizi çekmek isterim) olasılığına karşı 2009'da yapılacak olan yerel seçimleri bir erken (baskın) yerel seçim şeklinde 2008'de yapmaya, daha doğrusu kotarmaya dair planları olduğunu duyduğumuzda daha da bir anlamlanıyor bu şirin gözükme (gözüktürme) çabaları.Bu arada ekonomik kırılma demişken şunu da hatırlatmakta fayda var: Türk Telekom'un satışından elde edilen geliri bile IMF'nin izniyle bütçe gelirlerine dahil ederek bir yalancı yıllık ekonomik büyüme tablosu çizen AKP'nin bu politikalar sonucunda ve de satacak bir şey kalmadığında bu ekonomik "kırılmalardan" pek de kolay kurtulamayacağı daha net bir hal alıyor zihinlerde.
Neyse, daha ben bu olayın şokunu atlatamamışken ertesi akşam haberlerde bu sefer başbakanı görüyorum. Her zamanki aşağılayıcı tavrını takınmış olmasına şaşırmadan ne diyor diye kulak kabartıyorum. Yanılmıyorum evet, yine ağzının payını veriyor birilerinin; evleri yıkılmak üzere olan, gidecek başka hiçbir yeri olmayan birilerinin; artık başbakan ve tayfasına göre vatandaşlık kriterlerini çoktan kaybetmiş, kentin dışına süpürülmesinin zamanı gelmiş birilerinin! Elinde tek bir gecekondusu olan insanları devletin arazisini çalmakla suçluyor bizim Acarkent olayını dahi çabucak unutmuş olacağımızı farz eden başbakan! Bir kez daha anlıyoruz ki çalmak fiili ancak söz yoksullara gelince bir anlam ifade ediyor bazıları için… Kaldı ki o arazisini çalmakla suçlanan devletin bundan çok değil kırk, elli yıl önce şehirlerdeki ucuz iş gücü açığını kapatmak için bu çarpık kentleşmeyi bizzat kendi eliyle teşvik ettiğini de çok şükür okuyup öğrenebiliyoruz ne kadar unutturulmak istense de. Öte taraftan bileziğini satıp TOKİ gibi "meşru" yollardan ev sahibi olmaya çalışan vatandaşların varlığını hatırlatıyor bize başbakan ki biz de size TOKİ başkanın da yerel seçimlerde AKP'den aday olma ihtimalinin kuvvetli olduğunu hatırlatalım bu noktada. Aslında ister yerel yönetimlerde olsun ister merkezde artık AKP'nin kentte yaşayan yoksul kesime karşı izlediği bu politikayı her yönden destekleyecek projeler içinde olduğunu görebiliyoruz. Örneğin ancak anayasada değişiklik yapmak yoluyla gerçekleştirebileceği ve 2/b olarak bilinen orman vasfını kaybetmiş ( kaybettirilmiş) arazilerin kimlere hangi paralara satılacağı bilinmeksizin satışına izin verilmesi de hükümetin kimlerin çıkarına politikalar izlediğini göstermesi bakımından çok yerindedir. Ya da daha geçen gün üniversiteler paralı olmalı diyen YÖK başkanının göz önüne aldığımızda aslında hepsinin aynı politikanın yolcusu olduğunu anlayabiliyoruz çok rahat. Bütün üniversiteler paralı olmalı dedi ya ne dediğini kendisi duyuyor mu acaba ben pek emin değilim doğrusu. Şaşırdığım tek nokta bu kadar çabuk dökülmesiydi "özgürlük" laflarının yaldızlarının ve sonuçta yine çıktı ortaya ne kastettiği bu laflarla pek kıymetli YÖK Başkanı'nın… Devlet yarattığı üniversiteli işsizlerden bir de verdiği binlerce YTL'lik bursları isteyecekmiş. Yani hem okuyacaksın bin bir zahmetle, hem kimlere verileceği meçhul o bursu almaya çalışacaksın, hem de işsiz kalma ihtimalinin (ki mecliste yine torpil kağıtlarını havalarda uçuşurken gördük daha dün) çok yüksek olduğu memlekette "bursu" geri ödeyeceksin; selam verip borçlu çıkmak böyle bir şey oluyor herhalde! Sonuçta genel olarak AKP politikalarına baktığımızda ki zaten her yerde kadrolaştıkları için bu politikadan ayrı bir politika izleyen merci bulmak zor, gördüğümüz tamamen yoksul kesime ve belki de kendilerine en çok oy veren kesime karşı izledikleri ezici, yıkıcı, yok edici politikalardır. Bu bağlamda "sağlıkta dönüşüm" adı altında yapılan uygulamalar nedeniyle ameliyat yapamayan hastanelerden, ilaç bulamayan hastalardan bu yazıda bahsetmedik bile! Şu durumda bize de, merkezi seçimlerin yazık ki onda biri kadar önem verilmeyen fakat aslında onlar kadar önemli olan önümüzdeki yerel seçimlere gereken önemin verilmesi ve şehrin gerçek sahipleri tarafından AKP'nin elinden en azından belediyelerin bir kısmının kurtarılması dileğiyle demek kalıyor…
Canan Özcan
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|