|
Bir sihri, albenisi vardır bazı isimlerin. 'Aşk-ı Memnu' da benim için öyledir. Halit Refiğ'in dizisi yayınlandığında pek küçüktüm, bir şey anlamamıştım; ne diyeyim, kıymetini bilememişim... Fakat Müjde Ar'ın yarattığı etkiyi çocuk aklımla bile gördüm. Öyle müthiş bir seksapeli vardı ki; soyunması, şimdikiler gibi edepsiz pozlar vermesi gerekmezdi. Cazibesi güzel yüzünden ve vücudundan çok, harikulade bir dürüstlük ve açıklıkla bakan 'numarasız' gözlerindeymiş gibi gelirdi insana. (Biri yeni dizide Bihter'i canlandıran Beren Saat'i uyarsın: Sürekli hain hain sırıtması acayip itici.)
Halit Ziya'nın romanını lisedeyken, edebiyat öğretmenim beni bir gün 'Nihal' diye çağırınca okudum. "Benim adım Nihal değil ki" diye itiraz etmiştim önce. "Sen 'Aşk-ı Memnu'daki Nihal'sin benim için" demişti. ('Çocukken öğretmeninin 'Aşk-ı Memnu'dan ilhamla Nihal diye seslendiği ama yıllar sonra aslında Bihter olduğunu fark eden bir kadın'a dair yazdıklarımı okumamıştır inşallah!)
Limonluğa düşen yıldırım
Can sıkıntısı, İngilizceye 19. yüzyılda, Charles Dickens'ın 'Kasvetli Ev' romanıyla girmiş. Bizde ilk kez ne zaman kullanıldığını, doğrusu bilmiyorum. (Hakkı Devrim'e başvursam...)
Lakin 'Aşk-ı Memnu'yu yeniden okurken fark ettim ki, hikayenin üzerine devasa bir gölge gibi düşen ruh hali tam da bu. Bir değişim döneminin romanı olduğu halde, karakterler o kadar sadece kendileriyle ilgili ve hepsinin o kadar canı sıkılıyor ki... Yalıda hayat tekdüze, engebesiz ve tehlikeden uzak, dışarısı zaten yok. Yakışıklı Behlül bile 'çiçek toplamaya', yeni vücutlar ve kalpler fethetmeye gidiyor ama hepsi bu. Döndüğünde yanında yeni hiç kimse, farklı hiçbir şey olmuyor. Ve fikirsel fırtınalardan da, geçim sıkıntısından da bîhaber Adnan Bey'in yalısı, hep hijyenik, hep tertemiz kalıyor.
Tenselliği, şehveti, ihtirası simgeleyen Bihter'in gelişi romanda bu yüzden her şeyi altüst ediyor, ortalığı savaş alanına çeviriyor, tüm ilişkilerin seyrini değiştiriyor... Tanpınar'ın deyişiyle, 'limonluğa düşen yıldırım gibi' giriyor yalıya Bihter ve sıkıntının yerini arzu, keder, korku, kıskançlık, öfke alıyor.
Siz de bilirsiniz; sağ kalma mücadelesi veren hiç kimsenin can sıkıntısından muzdarip olduğu görülmemiştir.
Yasak aşklar ve ateşli silahlar
Yeni dizide bu elbette yok. Bunun yerine sıkıcı olmayı tercih ederek olayları kafaya göre değiştirmişler. Hal böyle olunca da 'Aşk-ı Memnu'nun 'Haziran Gecesi' ve öteki uyuz yerli dizilerden hiç farkı kalmamış.
Hem, değiştirmeseler ne olacaktı ki? Oradaki ilişki biçimlerinin günümüzde bir karşılığı yok ki zaten. İşler başka türlü yürüyor artık. Bari -keşke- iyice serbest bir uyarlamayla, romandaki kan donduran şeytaniliğe, Bihter gibi 'bundan sonra hayat hep böyle mi geçecek' diye korkulu rüyalar gören huzursuz ruhlarla Nihal gibi 'her şey böyle kalsın, hiçbir şey değişmesin' isteyen temkinliler arasındaki şiddetli çekişmeye, bitmek bilmeyen saldırı ve savunma hamlelerine vurgu yapsalardı.
Selim İleri bir keresinde "Aşk-ı Memnu'da herkes kendisine yasak olana âşıktır" gibi bir şey söylemişti. Firdevs Hanım, kızının kocasına, Bihter, kocasının yeğeni Behlül'e, Habeşli Beşir, hanımı Nihal'e, Nihal farkında bile olmadan babasına, Adnan Bey yaşlı vücudunun artık asla sahip olamayacağı tensel hazza... Bihter'in aynadaki aksine bakarkenki narsisizmi bile bir nevi imkansız aşktır.
Zarifçe kaleme alınmış olsa da Tarantino-vâri bir şiddet gizlidir 'Aşk-ı Memnu'daki ilişkiler yumağında. 'Rezervuar Köpekleri' filminin şu meşhur sahnesini hatırlayın... Bütün karakterler simetrik bir biçimde başkasına nişan aldığı için, hepsi kıpırdamadan beklemek zorundadır, kıpırdayan olursa silahlar ateşlenecek ve sonunda oradan kimse sağ çıkamayacaktır.
Yeni 'Aşk-ı Memnu'da esas problem bence oyunculuklarda değil; dizinin kendisi olmamış. Yasak olana duyulan arzunun ve kıskançlığın her an görünmeyen silahları ateşleyebileceğinin yarattığı tedirginlikten eser yok. Ayrıca üzgünüm ama öyle sıkıcı ki!
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|