|
Atatürk'ü annemle babamdan çok seviyorum" demişti çocukken bir arkadaşım. Ateşli hissiyatını paylaşmasam da itiraz etmedim. İnsan, bazı tartışmaların çene yormaktan başka işe yaramayacağının o yaşta bile farkında oluyor.
'Kemalist babanın aykırı kızı' olarak lanse edilen antropolog Esra Özyürek'in 'Modernlik Nostaljisi' adlı nefis kitabını okurken bu olay geldi aklıma. Anneyle babadan bile daha çok sevilen Atatürk, bir ebeveyn simgesi bu ülkenin insanları için; var eden, koruyan, kollayan, bizi biz yapan...
Ve biz yoğun bir idealizasyonla gelen kaçınılmaz Atatürk devalüasyonuyla meşgulüz. Bu yüzden Atatürk temsilleri gün geçtikçe -ve galiba iş inada bindikçe- dört bir yanı sarıyor. Fotoğraflar, biblolar, anahtarlıklar, tişörtler, çakmaklar, kolyeler, yüzükler, mug'lar, ışıklı büstler, kristal küreler, duvar halıları; aklınıza gelen gelmeyen envai çeşit Atatürk'lü obje ortalıkta boy gösteriyor.
Nazar duaları veya Esma-ül Hesna'larla birlikte Gençliğe Hitabe'ler de alıyor serbest piyasadaki yerlerini. 'Huzur İslam'da' çıkartmasını tercih etmeyenler 'Yaşasın Kemalizm' çıkartmasını yapıştırıyorlar arabalarına. Metallica ve Tarkan posterleri arasında çoğu kitsch ve sevimsiz Atatürk posterleri de oluyor. Havluya sarınmış mavi gözlü bebek veya gözü yaşlı oğlan kartpostalları Atatürk'ünkilerin yanı başında duruyor. South Park'lı magnetler üretenler Atatürk'lüleri de ihmal etmiyorlar. Diyet listeleri bu magnetlerle yapıştırılıyor buzdolaplarına. Öyle ya; buzdolabının kapağını açıp baştan çıkaran lezzetleri görünce diyeti unutanlar olduğu gibi, Atatürk sevgisini unutanlar da olabilir, zira şeytan akıl çelmeye ve bizi çağdaşlıktan uzaklaştırmaya hazır bir şekilde her yerde bekliyor...
Anlayacağınız, Atatürk'ü nasıl hatırlayacağımızı düşünmekten vazgeçtik, 'hatırlayalım da nasıl olursa olsun' yöntemini tercih ediyoruz. Bir imge ve methiye bombardımanıyla, big brother misali gözlerini üzerimize dikmiş dev posterlerini meydanlara asarak veya minyatürleştirilmiş büstlerini ceketlerimizin yakasına iliştirerek onu defalarca yeniden öldürüyoruz.
Canlandırma tabumuzu da aynı seri imalat yöntemiyle yıktık, baksanıza. Halbuki pek temkinliydik, hangi fâni oynayabilirdi zaten Atatürk'ü? Kimseyi uygun bulmazdık bu role. Richard Burton'lardan, Anthony Hopkins'lerden söz edilirdi, beğenmezdik. Atatürk tabusu Muhammed tabusu gibiydi. Az kalmıştı, Muhammed'in hayatını anlatan ama bunu onun gölgesini dahi göstermeden yapma başarısını gösteren Mustafa Akad'ın 'Çağrı' filminin bir benzerini çekecektik ki, tabuları besleyerek yok etmenin onları kararlılıkla yıkmaya çalışmaktan daha kolay olduğunu keşfettik.
Yeri gelmişken, 'Andromeda' diye 'Uzay Yolu' benzeri bir Amerikan dizisi vardı. Türkiye'deki kanal diziyi yarıda kesmişti. Meğer içinde Mareşal Atatürk diye bir karakter varmış. Mareşal Atatürk'ü seyretmedim ama merak ediyorum, Nurseli İdiz'in ince siyah çoraplı halinden daha mı fenaydı?
Bir de şu var... Türkiye'de anlaşılır sebeplerden ötürü minör bir sinema yapılabiliyor ancak. Bir Kubrick, bir Coppola çıkmıyor bizden. Öyle filmlere imkan tanıyacak tecrübemiz ve paramız yok. Bu yüzden Atatürk'ün filmini çeksek, ne görkem kalır ne yücelik... 'Şahsi bunalımlar sineması' izin vermez onun zihnimizdeki büyüklüğünü ifade etmeye. Bizim hayalimizle bu koşullarda üretilen şey uyuşmaz. Onu karmaşık bir şahsiyet olarak daha içeriden anlatacak açıksözlülüğümüz veya cesaretimizden de söz edilemez...
Velhasıl Atatürk yaşıyor ama insanüstü bir varlık haline gelerek, bir pop kültür cehenneminin tam ortasında... Atatürk'ün kehanetlerinden, uzak geleceği gördüğünden söz ediliyor mesela, spiritüellikle ilgilendiğine dair varsayımlar sıralanıyor...
Esra Özyürek'in kitabının kapağı çok manidar. Bu yılki 23 Nisan törenlerinde çekilmiş. Gösteri yapan kızların üzerinde bembeyaz tül bluzlar, erkeklerinse kırmızı beyaz ceketler var. Hepsi bize bakıyorlar, yüzlerinde gözleri oyuk Atatürk maskeleri... Uzun süredir gördüğüm en sürreel, en kitsch, en ürkütücü fotoğraf bu, Andromedalı Mareşal Atatürk'ten bile garip.
Filmi de çekilmişti, bilirsiniz; spiritüel 'pop' kültürcülere göre, ruhun ağırlığı 21 grammış ve insanın bedeni öldüğünde 21 gram hafiflermiş. Eminim, o çocukların yüzlerindeki maskeler de bundan hafif değildir.
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|