|
Çantamı sırtlayıp gitmek istiyorum bugünlerde... Oluyor bu bana her yaz başında; şehre sığmıyorum bir türlü, sıkıntı günlük mesai haline geliyor.
"En iyisi kendine birkaç hobi edin" diyor her şeyi bildiğini iddia eden arkadaşım. Onun yegâne hobisi evden çıkmayıp dünyayla dalga geçmek ve bence bu hiç yaratıcı bir fikir sayılmaz ama itiraz etmiyorum. Dört duvar arasında edindiği evren bilgisiyle bana yardım edebileceğini zannetme hazzını elinden almaya gönlüm elvermiyor.
Hobi dediğin mahzene saklanmış zevk oysa, ihmal ettiğinde kendini suçlu hissetmeyeceğin bir şey... Oyalanırsın. Esas yapmak istediğin ama üşendiğin veya cesaret edemediğin şeylerden uzak tutar seni. Hayatın değildir, azıcık zamanını ve enerjini çalar, hepsi bu.
Üzerine güneş vurmuş bir 'çay partisi' esnasında başka bir arkadaşım, kışkırtıcı bir şey söylüyor sonra: "Belki kendine daha fazla âşık olmanın bir yolunu bulmalısın." Ufff, ne demek şimdi bu? "Kendini daha çok sevmek için sebepler yaratabilir, hayatını zevk alacağın bir şeye dönüştürebilirsin..."
Arkadaşımın bir bildiği vardır, kendini sevmek için çok sebebi olan biridir zira. 'Çocuk Ölümü Şarkıları', 'Melekler Erkek Olur', 'İyi Dilekler Ülkesi' ve şahsi favorim olan 'Çiçeklerin Tanrısı' adlı harikulade romanları yazmıştır. Sonra müzikle edebiyatına da yansıyan sağlam bir ilişkisi vardır. "Kelimelerle insanı kandırabilirsin ama notalarla kandıramazsın, müzik yalan söyleyemez" der, "Bu yüzden edebiyattan daha büyük bir sanattır..."
Hamdi Koç'un bir başka tutkusu da tenistir. 5-6 yıl önce kızını derse götürürken, içinden gelmiş, şu topa bir de ben vurayım demiş. Vuruş o vuruş, bir daha bırakmamış. Anlat dedim, anlattı... "Tenisin en tatlı tarafı, formel hatta formalist bir spor olması. Baştan sona etikettir. Zarafeti takdir eder, hatta destekler. Her vuruş belli bir resme uymak zorundadır, senin hareketin o resmi tamamlamazsa top fileyi geçmez, geçse de sana faydası olmaz. O yüzden kazmalar tenis oynayamaz."
Hamdi Koç bir ruhsal ve bedensel terbiyeden söz ediyor esasen ama o herkesin yanlış tercüme etmeye bayıldığı adam ya, bu söylediklerini de 'zevkle' ve hararetle yanlış anlayanlar çıkacaktır. Çıksın.
Şimdi hayatına dahil etmeye değer bulduğu her şey gibi tenisi de tutkuyla, 'hastalık derecesinde önemseyerek' oynuyor. Öyle ki; sokakta yürürken kendini o çok beğendiği tek el backhand'ini minyatür bir uzay içinde baseline'a doğru savururken yakalıyor. Gülüyoruz buna. Tutkunun insanın hayatını nasıl ele geçirebileceğinin bir işareti, bir çeşit acil durum alarmı... Ama güzel! Düşsel ve çok şık bir resim çiziyor sonra, kelimelerle: "Çekmişim bembeyaz Lacoste'larımı, elimde piyano siyahı pırıl pırıl Prince raketim... Kendimin hayran bakışları arasında korta çıkıyorum... Harikulade bir sessizlik içinde topun sesi: Pik, pok, pok! Huzuru içimde değil, dışımda bulduğum tek an."
Kıskanmadığımı söyleyemem. Evet, kazmalar tenis oynayamaz. Ben de oynayamam. Lakin bu, oyalanmaya ara verip hayatımı total olarak zevk alabileceğim bir şeye dönüştürme arzuma engel teşkil etmez, öyle değil mi? Elimden gelir ya da gelmez, o ayrı konu!
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|