|
Tek hayalim, gözlerimi kapatıp kendimi denize bırakmak. Yeterince uzaklaştığıma kanaat getirince de sahile dönmek. Sonra işte, rüzgar kurutsun saçlarımı. Çantamdaki kitapların kapaklarını bile açmayayım. Elimde buz gibi bir bira olsun, ağaçların gölgesine uzanayım. Acele etmeyeyim, bir şey düşünmeyeyeyim... Varsa eğer yanımda birileri, konuşup gülüşebilirler ama beni rahat bıraksınlar. Oysa huzur uzaklarda bir yerde. İyi biliyorum, zira kafamın içinde her daim bir harp ve sulh hali... Bu yazıyı bile kendimle savaşarak yazıyorum. Sonumuzu teröristler ya da küresel ısınmanın değil, nükleer santrallarla simgelenen insan bencilliğinin getireceğine dair önermesiyle kafa karıştıran 'Mistik Olay'ın daldan dala uçan zihnime hatırlattığı 'Ege Bamyası'nı anlatacaktım halbuki. Eğlenceliydi. Düşünsenize, kozmik rock'ın en mühim Alman grubu Can, tabiatla bağımızın henüz kopmadığı günlerde müthiş 'organik' bir albüm yaparak adını 'Ege Bamyası' koyuyor. Türk lokantasında yedikleri yemeğe bayılmışlar çünkü, lokantacının da içinden gelmiş, bir kutu konserve hediye etmiş onlara. 'Can' diye bir konserve markası var mı hala, bilmiyorum ama kült albüm 'Ege Bamyası'nın kapağında o kutunun fotoğrafı duruyor işte. Benim kulağımdaysa aşık olduğu kıza 'You're losing, you're losing your vitamin C' diye haykıran solist Damo Suzuki... Derken fikir değiştirdim, Almanya maçı vesilesiyle, futboldan hazzetmediğimi yazacaktım bu kez. 'Oyun' ile 'yarış' arasında bir seçim yapacaksam, tercihimin oyundan yana olduğunu söyleyecektim. Bir taraf kazanırken ötekinin kaybettiği şey oyun sayılmaz diyecektim. Hele bu kazanış ya da kaybedişler milli mesele haline gelme potansiyeli taşıyor, oyunculara bir ülkenin hırpalanmış gururunu tamir etme sorumluluğu yükleniyorsa... Bir okur mektubuyla birlikte beynimin sol yarım küresinden itiraz sesleri yükseldi. "Woody Allen'ı yazmışsınız" diyor, bizim yazarları unuttuğum için kızıyordu bana. Elimden ne gelir, diyecektim ona, bizimkiler beni Woody kadar güldüremiyor, fazla ağırbaşlılar. Hem bakın, o kadar kafa patlattım, yine de bi şey bulamadım. Bizde eğlenceli hikayeler, romanlar yazan yok! Yani var ama pek az. Derin mevzular derin derin anlatılıyor hep. Hem yazarlar açısından da bakmak lazım: Bizim okurumuz mizahın içerdiği eleştiriye dayanıksız. Alınıp küsüyor, gerekirse zorbalaşıyor. Gelin görün ki; sabah oldu. Sabahla birlikte bir şey duydum, çok üzüldüm. Yüzüm kızardı utançtan. Keyfim uçtu gitti, bir yerlere saklandı. Bu ülkenin en iyi edebiyatçılarından biri, 'Sevgili Arsız Ölüm'ün yazarı Latife Tekin, hükümetin enerji politikasını ve nükleer santralleri eleştiren bir konuşma yaparken Karabük belediye başkanı, "benim paramla bana hakaret edemezsin" diyerek mikrofonları kapattırmış. Tekin apar topar indirilmiş kürsüden. Vay be! Adam belediye başkanı değil, 5. sınıf taşra gazinosunda içmeye gitmiş sarhoş müşteri sanki. Hal böyle olunca, sen gel, deniz düşün, müzik düşün, oyun düşün. Niçin hep gol atmak için yaşıyoruz, niçin gülmeyi beceremiyoruz, niçin eleştiriye tahammülsüzüz, C vitaminimiz sadece nükleer santrallar değil, biraz da bu akıl ötesi kabalıklar, arsızlıklar yüzünden mi yok oluyor, düşün dur işte...
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|