|
Zihinlerindeki maço şeytanlarla baş edemeyen erkek yazarlara göre, yazmaya niyet eden ama ne yaparsa yapsın kati surette 'büyükler ligi'nde boy gösteremeyecek olan heveslilere 'kadın yazar' deniyor. Manasız hatta küçültücü bir büyüklenmenin göstergesi...
Rum asıllı Amerikalı Jeffrey Eugenides ise iyi yazarların ruhen hermafrodit, yani çiftcinsiyetli olduğunu söylüyor. Haklı, zira sevdiğim bütün harikulade yazarların ortak özelliği, yazarken, doğdukları cinsiyetle yetinmemeleri. Büyük 'erkek' yazarlar, kadın karakterlerinin zihinlerinde gezinememiş olsalar, kağıt üzerinde oluşturdukları düşsel evrenlere bizi inandırabilirler miydi?
Eugenides'in Pulitzer ödüllü romanı 'Middlesex', Solmaz Kamuran'ın çevirisiyle çıktı. Yazarın hermafroditlik yeteneklerini, gayet sıkı temrinlerle geliştirdiğini söyleyebilirim. Zira kuşağa aktarılıp Calliope adlı küçük kızın bedeninde şekil bulan bir genin hikâyesi olan bu çokkarakterli romanda bir sürü kadın, bir sürü erkek ve hepsinin merkezinde bir hermafrodit var.
Tıpkı Eugenides gibi Calliope'nin büyükannesiyle büyükbabası da Osmanlı dönemi Bursası'nda, terkedilmiş bir dağ köyünde doğuyor. İpekböceği yetiştirdikleri Bursa'yı Kurtuluş Savaşı nedeniyle terkedip İzmir'e gidiyorlar ama 'büyük 1922 yangını', yani Türk-Yunan Savaşı bekliyor onları. Çaresiz göçmenlerin hayallerini taşıyan döküntü gemilerden birine binip sanayi şehri Detroit'e göç ediyorlar. Eski hayatlarından ellerinde kalan sadece bir rüya tabirleri kitabı, bir de içinde ipekböceği kozalarının durduğu ahşap kutu...
Hikayenin sert u-dönüşlerinin sonuçları, birkaç kuşak sonra çıkıyor. "Küçük toplulukların yabancılardan uzak durma amacı, korunmaktır" diyor Eugenides, "Lakin ironik bir biçimde, o dönemde Türklerden korunmak isteyen Rumlar, başka bir şeyin, yakın akraba evlilikleriyle aktarılan bir hastalığın pençesine düşmüşlerdi." Romanın 'kız' kahramanı Calliope büyüdüğünde çiftcinsiyetli olduğunu öğreniyor. Kaderini belirleyen an, onu eksiksiz bir dişi haline getirecek olan ameliyatı reddetmesi.
Çiftcinsiyetliliğin sadece cinsel değil, kültürel bir melezliği de simgelediği 'Middlesex'i büyük yapan şey, olasılıkların büyüleyiciliğini sergilemesi. Cal, sunulana boyun eğmek yerine 'Ben kimim?' diye soruyor... Aynaya baktığımda ne görüyorum, kadın mıyım, erkek mi? Beni ben yapan genlerim mi, yoksa seçimlerim mi? İçinde yaşadığım toplumun ve ailemin tercihleri beni ben yapmaya yetseydi, bir kız gibi yetiştirildiğim için kadın olmayı istemem gerekmez miydi? Şimdi onlardan bağımsız hareket edebilecek miyim? Özgürlük kararını vermek kolay, ya bunu gerçekleştirmek?..
Ameliyatı üstlenen Dr. Luce kitapta Lucifer'a, yani 'ışığı taşır gibi görünerek insanı karanlığa sürükleyen' Şeytan'a benzetiliyor. İyi niyetlerle de olsa, Cal'in soru sorma, seçim yapma ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenme hakkını elinden almak istediği için...
Atraksiyon ve karakter zengini 'Middlesex', ülkeleri darmadağın eden tragedyaları bile şen şakrak bir dille anlatıyor. Hüzünlü, komik, iç gıcıklayıcı... 14 yaşında ameliyat masasından kaçan Cal kendini keşfetme sürecinde bir sürü macera yaşıyor. Sakallı kadın olarak denizkızları ve başka hilkat garibeleriyle birlikte bir sirkte çalışıyor mesela. Sonra 'Türklerin şehri' Berlin'e yerleşiyor. Hiç konuşamadığı ama genlerinin hatırladığına inandığı bir lisanı işitmek, lahmacun, bulgur pilavı ve kebap yemek istediği için...
Tam 41 yaşında, melezliğin hoşgörüsüzlük karşısında insana bahşedilmiş en büyük lütuflardan olduğunu anlayınca veriyor kesin kararını; ne olarak dünyaya geldiyse öyle yaşayacak, yani varlığını tek bir aidiyete indirgemeyecek, genlerini ve kültürünü dezavantaj değil avantaj olarak kabul edecek, bir melez kalacak... Heteroseksüel bir erkeğin, Jeffrey Eugenides'in 'hermafrodit bir yazar' olma sürecinde yarattığı Cal olarak... Bursa'da doğup Detroit'te büyümüş, görünüşte bir kadına benzeyen ve varla yok arası penisine rağmen aslında erkek olduğu için kadınları seven bir erkek... Türk, Rum ya da Amerikalı değil, kadın ya da erkek değil, sadece Cal.
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|