|
Bir arkadaşımla Sultanahmet'teyiz. Burası güzel, serin ve yeterince cıvıltılı... Meydan'da tur atıyoruz, dar sokaklara sapıyoruz, tarihi yapıların arasında kaybolup kaybolup yolumuzu buluyoruz... Her köşesini ezbere bildiğimizi sandığımız bir şehri yeniden, yeniden keşfetmenin mümkün olduğunu kavrıyor, kristof kolombculuk oyununun tadını çıkarıyoruz. Sonra kendimizi Arkeoloji Müzesi'nin gölgeli bahçesine atıyoruz. Artık müzenin siyah-beyaz, nazlı kedisi Fatoş'la mırıl mırıl aşk tazeleyebilir, masa niyetine antik sütun başlarını kullanarak kahvemizi içebiliriz...
Okuyacak bir şey bulamıyorum, diye yakınıyorum ben. Yani güzel romanlar, hikayeler çıkıyor elbette... Ama işte, 'bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti' duygusu, benim oralara uzun süredir uğramıyor. Fielding'in, Dickens'ın, Kafka'nın, Joyce'un yarattığı büyülenme halini yenilerin hiçbirinde yaşayamıyorum. Tanpınar'ın yayınlanmamış kitapları çıksa diye hayallere kapılıyorum. Hafiflemek istiyorum ara sıra, John Irving'in 'A World According to Garp'ını, Capote'nin 'Tiffany'de Kahvaltı'sını veya Anita Loos'un bir ara tüm arkadaşlarıma hediye edip zorla okuttuğum 'Erkekler Sarışınları Sever'ini bi daha istiyorum.
'Mistik Olay'ın boş bir eve sığınan kahramanları vardı ya, diyorum. Evdeki kitapların hepsi yaldızlı birer ciltten ibaretti, içleri boştu. Meyve sularının mumdan, hamburgerlerin plastikten olmasına şaşırmışlardı ama kitapların içleri boş diye hayret etmemişlerdi. Onlar gibi oluyoruz biz de?
Sahafta kulak misafiri olduğum karı-kocayı anlatıyorum sonra. Eski bir Fransızca ansiklopediyi beğenip ciltçiye göndermeye karar vermiş, uzun uzun renk seçmeye çalışmışlardı. Kadın şarap kırmızısının öteki eşyalara pek uyacağını, salonun rengini açacağını söylemişti. Böyle hikayeleri şehir efsanesi sanırdım, halbuki gerçekmiş.
Hem hiç okunmayacak kitapları dekoratif bir unsur olarak ciltletmek gibi aşırılıklara lüzum yok, 'aslında kitap olmayan kitaplara' fazlasıyla aşinayız. Hatırlanmaya değmeyecek 'trendy' romanlara, 'piliç edebiyatı'nın aşk ve seks geyiklerinden başka hiçbir şey içermeyen saçmalıklarına, germeyen gerilimlere... Uzun süredir Pandora, Simurg veya Robinson Crusoe dışındaki kitapçılara pek gitmiyorum bile mesela, yüzeysellik bombardımanından uzak durayım diye...
Anlayacağın, dedim konuşmaktan yorulup bitirirken, ben bugünlerde bazı klasikleri ve kendi klasik adaylarımı 'yeniden' okuyorum. 'Suç ve Ceza'yı tuvalette okursam eğer, kaç senede bitirebilirim sence? diye dalga geçenlere de fena halde gıcık oluyorum.
Gevezeliklerimi sabırla dinleyen arkadaşımın cevabı doğrusu bir parça kırıcıydı: "Bu kadar abartma! Zaman değişti ama sen çocukça bir şımarıklıkla her şeyin eskisi gibi olmasında diretiyorsun. Dünyanın sana sunulmuş koca bir malikane olduğunu düşün, anahtar destesini alıp odaları dolaşacak, keşfedeceksin ama bakıyorsun kilitlerin hepsini değiştirmişler. Çaren yok, ya çekip gideceksin o evden, ya anahtarlarını yenileyeceksin... Hem şu da var; belki sadece yaşlanıyorsundur."
Söylediklerini düşüneceğime söz verdim. Tabii yaşlanma bölümünü bir daha hatırlatmazsa..
- Akşam -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|