|
İstanbul'un yeni sanat merkezi Mısır Apartmanı'nı biliyorsunuzdur. Galatasaray'la Tünel arasındaki bu bina, yüz yıl önce Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından kışlık ev olarak yaptırılmış. Umudun henüz çiçeklenmeyi sürdürdüğü bir dönemde, insanla sanatın arasına giren makinelerin güzelliği yok edeceğini savunan ve mutluluğu el emeğiyle özdeşleştiren anti-akademisyenler öncülüğünde başlatılmış art nouveau akımının izlerini taşıyan enfes bir yer. Yüksek tavanları, mermer merdivenleri, hayalgücünü kışkırtan gölgeli koridorları ve muzip yer karoları yüzünden seviyorum ben. Bir de içinde her daim güz ortası serinliğiyle dolaşabildiğim için.
'The Shining' filminin terkedilmeye tahammülü olmayan güzel ama tekinsiz oteli Outlook gibi bir yer benim için, yani çok kalabalık...
Katları ayrı ayrı sahiplenmiş ışıklı restoranlarından, kanlı revanlı tiyatro sahnelerinden, sanatın her türüyle haşır neşir galerilerinden söz etmiyorum. Konuklar oralara geliyor ve gidiyorlar. Lakin gelip gitmeyenler de var, mekanın esas sahipleri... Geçmişte oranın havasını solumuş, orada yaşamış olanlar. Mehmet Akif Ersoy, Beverly Hills'in en görkemli oteline bir ayı sokmayı başaran egzantrik Türk sinemacısı Ali İpar ve ötekiler... Hikayesi olan tüm eski binalar gibi Mısır Apartmanı da 'buraya gelen, bir daha gitmez' hissi uyandırıyor.
Dün gece Mihda Koray'ın birinci kattaki galerisi Ura'nın tadilattan çıkması sebebiyle oradaydık. Merak edip sordum Ura ne demek diye. Çok sevinince bir şeye, 'Hurra!' diye bağırırız ya biz, işte onun Rusçasıymış. Sevdim ben. Yalnızlığı, kasveti, devinimsizliği, melankoliyi dışlayan bir kelime gibi geldi bana; sokakta olmayı, eylemi, bir aradalığı, gençliği, koşmayı, coşkuyu, arkadaşlığı, kutlamayı, neşeyi, hafifliği çağrıştırdı. Benim 'Ura!' diyerek havalara uçuşum ise, Yunanistanlı topluluk Mary and the Boy'un cumartesi gecesi burada sahne alacağını öğrenince gerçekleşti.
İlhamını doğum, hayat, inanç, şüphe, seks, acı ve ölüm gibi evrenin temel dinamiklerinden alan şarkılar söylerken, masumiyetle günahkarlık, tatlılıkla sapkınlık, şakayla tehdit arasındaki dumanlı alanları işgal eden Mary and the Boy üç kişilik bir topluluk. 'Melek/Fahişe' Mary, yani Meryem şarkı söylüyor. 'Aziz/Kafir' The Boy da ona enstrümanlarla eşlik ediyor. Aralarında bir de 'Exotic' var, o sadece dans ediyor. 'Sadece dans' ne demekse?
Dresden Dolls, The Swans, Coil ve benzersiz şahsiyet Diamanda Galas'ın karışımı denebilecek karanlık, aykırı, seksi ve edepsiz bir soundu var Mary and the Boy'un, öte yandan tam olarak hiçbiri değil. Kıvamı brutal vokallerle koyulaşan retro'msu şarkılar, sarhoş bir piyanist icra ediyormuş hissi yaratan punk-kabare ezgiler, sevgiden söz eder görünüp nefreti dile getiren gospellerden ödünç alınmış ilahiler, vampir vodvilleri, zehirli pop... Bu topraklara şimdiye kadar onlara benzer bir topluluk gelmedi dersem, abartmış mı olurum, bilmem.
Onlarla tanışmama sebep olan bir arkadaşım "İnsan Mary and the Boy'un albümünü baştan sona dinlediğinde sado-mazoşist bir sevişmeden çıkmış gibi olur" demişti, "Kendine dair hiç bilmediğin şeyler keşfetmişsindir. Ruhun fazla soyunmuş, kalbin fazla kırılmıştır, yine de eskisine göre daha kuvvetlisindir artık."
Mary and the Boy'un, bol hayaletli ve atraksiyonlu Mısır Apartmanı performanslarının da albümlerindeki gibi olmasını umuyorum, aynı ucuzlukta ve eşdeğer yükseklikte.
Gülenay Börekçi
Haber Yorumları (1 adet)
eflatun
|
|
:)
|
| kendisini renkhaber'de görmek güzel. |
| 28.05.2008 18:26:05 |
|