|
|
İlginç değil mi hala rüyalarımda Dersim'i görüyorum. New York neresi Dersim neresi… Dağlarin tepesine kurulmuş, sırtını Dündül tepesine dayamış şirin mi sirin bir şehir Dersim. Dizinin tam dibindeki Munzur nehri, her zaman aceleyle ve köpürerek akıyor. Bu asabı bozuk nehir, biraz ileride, ince belli, sakin bir Kürt kızını çağrıştıran Harçik nehriyle buluşuyor.
Munzurun oluşturduğu dar vadinin her iki yanı meşe, sögüt ve meyve agaçlarıyla dolu.
Sıcak bir günün öglen arası, tek başıma oturmus elimdeki sandeviçi yiyorum. Dalmış gitmişim, derken Manhattan'daki gökdelenlerin arasından yukarıya doğru havalanıyor, gökyüzüne yükseliyorum... Sandeviç mi zehirledi, öldüm mü ne. Bu yazıyı yazdığıma göre hala hayatta olmalıyım. Sahiden uçuyordum. Uçarak okyanusları ve dagları aşıp Dersim'e vardım. Zaman ayarlı bir uçuş değildi bu. Eskilere gitmişim. 1970'lerin sonuna. Pamuğumsu yaz bulutlarının üzerine yüzükoyun serilip, başımı uçtan sarkıtarak, aşagıda olan bitenleri gözetliyorum. Kıyıda bir yerlerde, bir grup çocuk ağaçların serin gölgesine sığınmış, hummalı biçimde çalışıyor. Amaçları söğüt dalından olta yapmak.
Tam bir ekip çalışması içindeler. Ali Ekber Diribaş, diğerlerine işin inceliklerini öğretmeye çalışıyor. Kardeşi Muzaffer, şimdiden toprağı eşeleyip, yem olarak kullanılacak solucanları topluyor. O'nun ikide bir elinin tersiyle burnundaki sümüğu temizlemesi, Devrim'i sinir ediyor. Muzaffer de Devrim'in sürekli osurmasına sinir oluyor.
O çocukların arasında ben de varım, yani arkadaslarımın seslenişiyle Xıdo. Üzerimde ıslak beyaz bir don var. Gülnaz ablamın, Omo'nun etkili temizlik gücüyle çitileye çitileye yıkayıp bembayaz ettiği donun rengi, beyazliktan çıkmış bile. Neyse donu boşverelim. Oltam tamamlanınca aniden yerimden fırlayıp koşa koşa nehre gidiyorum. Ayaklarım serin suya değince misinamı nehrin ortasina vın diye fırlatıyorum.
Dersim kentini çok seviyorum, orada çok mutluyum, Munzur nehrini seviyorum, nehrin etrafındaki bahçeleri seviyorum, dere kenarlarında sıralanan ve dallari Bob Marley'in saçlari kadar gür ceviz agaçlarını seviyorum, köylerdeki ormanlara ise aşığım, aşığim da aşığım.
Peki bu ormanlar şimdi ne alemde? Duyduklarıma göre artık yerlerinde yeller esiyor. Peki keçiler mi yedi bitirdi, yok… Peki orman siyasal baskılardan bezip yürüdü ve sınırı geçip Kanada'ya iltica mı etti, yok… Peki müteahhitler sokup yerine apartman mı dikti, yok… O halde ne oldu? Tabii ki yandı bitti kül oldu. Peki kim yaktı?
Üç Hollandalı akademisyenin hazırladığı "Türkiye'nin doğusunda, isyan bastırma yöntemi olarak orman yakımı" adli arastirma, bu soruyu acik bicimde yanitliyor.
Joost Jongerden, Jacob van Etten, Hugo de Vos adlı akademisyene göre, ordu, bir savaş taktiği olarak Kürt illerindeki ormanları yakıyor. Ormandan ve koylulerden arindirilmis bir ortamda PKK gerillalarınin barinamayacagi hesabi yapiliyor. Peki ormanlar yanınca doğanın dengesi bozulmuyor mu, orman ürünlerine bağımlı yaşayan Kürt köylüleri açlıkla yüzyüze kalmiyor mu, ormanı vatan bellemiş geyikler yanarak can vermiyor mu, ormana aşık çocuklar üzülmüyor mu, bütün bunların hiç bir önemi yok mu?
Şimdilerde Taraf sayesinde öğreniyoruz ki Dersim'in yanı sıra Elazığ, Hakkari, Siirt, Mardin, Bingöl, Diyarbakır, Şırnak gibi Kürt illerinde ormanlar cayır cayır yanıyor. Halk bu işin sorumlusu olarak piknikçileri değil, orduyu işaret ediyor. Zaten söndürmek için yangına müdahale bile edilmiyormuş. Ilginc bir politika bu: ormanlari yak çöle dönsün, vadileri doldur baraj olsun, tarihi eserler su altında yüzsün, Kürtler yerinden yurdundan kopup yollara düşşün, peri perişan olsun…
Orman yakmak geçmişte pek çok ordunun denediği vahşi bir savaş taktiği. Georgetown Üniversitesi'nden J.R. McNeill'in Ormanlar ve Savas adlı araştırmasına göre ormanları içindekilerle birlikte cayır cayır yakma konusunda Amerikan ordusunun sicili çok bozuk. Amerikan ordusu, Vietman savaşında ormanların derinliklerinde gizlenen Vietkonglarla bir türlü başedemeyip, çareyi onların üzerine Napalm bombası atmakta buldu. Bu kararla birlikte tonlarca bomba yağdi Vietnam üzerine. İşi öyle abarttılar ki 2, Dünya savaşının bütün cephelerinde atılan bombadan daha çok bombayı Vietnam'a attılar. Bir çesit alev bombası olan Napalm'la güzelim yeşil ormanlari cayır yaktilar.
Tarihteki bütün sinir bozucu imparotorluklar gibi, yüzölçümü olarak şiştikçe şişen Romalılar da orman yakma konusunda pek ustaydılar. Romalı şair filozof Lucretius, askerlerin orman yakmasının arkasındaki gerekçeyi şöyle özetliyordu: "etrafı aydınlatarak düşman birliklerini yakalamak". Nitekim Romalılar Galya ve Britanya'da planlı olarak pek çok orman yaktılar. Çin imparatorları da orman yakmayi bir çeşit düşmanı kolayca dize getirme taktiği olarak kullandilar. Ming and Qing hanedanlıkları döneminde Guizhou bölgesindeki etnik azınlığı sürmek için bu yola basvuruldu. İmparatorluk Rusyası da eski Çin'in taktiğini aynen uyarladı. Kuzey Kafkasya'da, 1760'larda başlayan gerilla ayaklanmacılarını bastırmak için önce ormanlardan basladılar. 1920'lerde başlayan Rif savaşında ise İspanyollar ve Fransızlar, Fas'ın kuzeyindeki güzelim sedir ormanlarını bombalayarak yaktılar. 1944-49 yılları arasındaki Yunan iç savaşında da benzeri manzaralar yaşandı. Komunist savaşcılar, ülkenin kuzeyindeki ormanları bir sığınma kalesi olarak kullandılar. Amerika ve İngiltere destekli Yunan ordusu ise koministlere yuva olan ormanları Napalm bombasıyla yakmakta hiç bir sakınca görmedi. Her neyse, bu eski savas adetinin hayaleti şimdi Kürt illerinde dolaşıyor. Ama size bir şey söyleyeyim, Xıdo bu işe çok üzülüyor.
- Taraf -
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|
|
|
Haberi Değerlendirin
Bu haber için oy kullanan 8 ziyaretçimizin puan ortalaması: 2,88
|
|