| Bir Berber, Bir Turtacıya, 'Gel Beraber.... |
|
| |

Berber koltuğunun bir erkeğin hayatındaki yerini hatırlatmak anlamsız. Çocuklukta saçlar ve ense teslim edilir, erg...
Berber koltuğunun bir erkeğin hayatındaki yerini hatırlatmak anlamsız. Çocuklukta saçlar ve ense teslim edilir, ergenlikle birlikte bu teslimiyete yüz de dahil olur. İlk aşamada sakınılması gereken yerler en fazla kulaklarken sonradan usturanın gezindiği bütün satıhlar tehlikeli alanların içindedir artık. Çene şöyle bir yukarı kaldırılıp boyun çevresinde ustura buyur edilirken, herkes en az bir kere bile olsa kendini kurbanlık koç gibi hissetmemiş midir? Sweeney Todd'un Fleet Sokağı'ndaki berber dükkânında müşteriler bu sorgulamaya mahal bırakılmadan öte dünyaya yollanılıyor. Hayatın kendisine karşı yaptığı haksızlıkların bedelini koltuğuna oturanlardan çıkaran Todd, ne sterlinin avro karşısındaki gücünden, ne Liverpool'un artık neden Premier Lig'de başarılı olmadığından, ne Leydi Diana'nın ölümündeki esrar perdesinden, ne de İngiliz birliklerin Irak'ta ne aradığından bahsetmeden, her şeyi kısa kesiyor. Tek bir hareket ve müşteri, Bayan Lovett'ın etli turtalarına malzeme olmak üzere bodrum katına yollanıyor.
Biz sadece Karındeşen Jack'ten haberdardık, Tim Burton Sweeney Todd ismini de popüler kültürün ilgi alanına sokuyor. Bir şehir efsanesinden önce ucuz romanlara, ardından da bir tiyatro oyununa malzeme olan bu seri kesim ustasının öyküsünden 'Sweeney Todd: Fleet Sokağı'nın Şeytan Berberi' (Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street) filmi dolayısıyla haberdar oluyoruz. Sinemanın zıpır çocuğu Burton, ergenlik döneminin olgunlaşma evresinde, çok eskiden, öğrencilik yıllarında Londra'da izlediği ve Christopher Bond-Stephen Sondheim ikilisinin imzasını taşıyan müzikali sinemaya uyarladı.
Öykü kısaca şöyle: Güzel karısı ve minik kızıyla mesut bir aile hayatı süren Londralı berber Benjamin Barker'ın kurulu düzeni, mutluluklarını kıskanan Yargıç Turpin tarafından bozuluyor. Yargıç, Barker'ı bir punduna getirip Avustralya'ya sürüyor. 15 yıl sonra tekrar vatan topraklarına dönen berberimizi, ona olan aşkından dolayı usturalarını saklamış olan ve Londra'nın en kötü turtalarını yapan Bayan Lovett'ın dükkanının üst katında tekrar mesleğini icra ediyor. Sweeney Todd adıyla icraatlarına başlayan Barker, kızgınlığını müşterilerinden çıkarırken doğradıklarının etleri de Lovett'ın turtalarına malzeme oluyor. Todd'un amacı, Lovett'ın anlattığına göre yargıcın tecavüz girişiminin ardından zehir içerek intihar eden karısının intikamını almaktır. Bu arada kızını da, Turpin'in himayesinden kurtarmak...
Bir anlamda Dickens romanlarındaki sefil görünümlü Londra'yı son derece başarılı bir atmosferle yeniden yaratan film, bir adamın öfkesi üzerinden modern bir gerilim hikâyesi anlatmaya çalışıyor. Kurbanların etleri turtalarla şehirdeki nüfusun midelerine inerken, bir anlamda günah çoğalıyor ve ortaklaşa bir hal alıyor. Burton yapıtları arasında genel çerçevesiyle en çok 'Hayalet Süvari'yi (Sleepy Hollow) andıran 'Sweeney Todd', açıkçası 'Testere' ve 'Hostel' serileriyle kanla ilişkisini çoktan tüketmiş bir sinemasever nesli derinden etkileyecek türden bir çalışma gibi durmuyor. Todd, artık bir ritüele dönüştürdüğü kesme eylemlerini sürdürürken, kendi adıma sıkıldığımı söyleyebilirim. Ama final, bütün bu tekrarı ve giderek heyecansızlaşan durumu toparlıyor.
Oyunculuklara gelince, Johnny Depp belki Oscarlık olmasa da ortalamayı tutturuyor, Helena Bonham-Carter yeterince karanlık ve kötü, keza kötülüğünü yönetici sınıf vasfından alan Yargıç'ta Alan Rickman da, Önder Somer'in İngiliz versiyonu gibi duruyor. Timothy Spall, kimi yabancı eleştirmenlerin de vurguladığı üzre (her ne kadar yapım yılı 1968 olsa da) 70'lerin klasiği 'Oliver' müzikalindeki Oliver Reed'i hatırlatıyor. Ama filmde asıl rol çalan, ortalıkta sinyor Pirelli adlı İtalyan berber pozlarında gezinen sahtekârı canlandıran Sacha Baron Cohen, namı diğer Borat.
Londra gibisi yok...
Filmin hoşluklarına gelince; Todd, gemi Londra'ya yaklaştığında şehrin silüeti arkasına alarak birtakım övgülerde bulunuyor. "Orayı burayı gezdim ama Londra gibisi yok" (gezilen yerler arasında Çanakkale de var), mealinde bir şeyler söylüyor. Nedense buradaki dizeler bana Türk şiirinde zaman zaman ortaya çıkan İstanbul güzellemelerini hatırlattı. Bence filmin en dokunaklı bölümlerinde biriydi burası. Keza finalde sevenlerin kanlar içinde kavuştuğu kadraj da 'kendi çapında turta' kabilinden bir 'Romeo-Jülyet' çağrıştırmasıydı. Bütün bu cinayetleri tetikleyen şeyin ardında kadınsı bir kıskançlığın olması da, filmin belki de en hakiki psikolojik alt metniydi.
1990'da 'Makaseller'le başlayan Burton-Depp işbirliğinin son meyvası niteliğindeki bu 'Usturaeller' çalışması, galiba şunu da kanıtlıyor; perdeyi kaplayan onca kana rağmen şarkı söylemek mümkün. Ama bu hiç değilse akan kanın tortusu 'Testere'den ya da 'Hostel'den sızanlar kadar plastik ve beyhude değil.
(Radikal)
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|
|
|
Haberi Değerlendirin
Bu haber için oy kullanan 1 ziyaretçimizin puan ortalaması: 2,00
|
|