|

'120', son derece sinematografik bir konuyu heyecansız anlatmış
1915 Ocak'ında Van'daki cephaneyi zorlu doğa koşulları altında sınıra taşımak için yola çıkan 120 çocuğun mücadelesini perdeye taşıyan '120', son derece sinematografik bir konuyu heyecansız anlatmış
Çocuklardık, trajik yıldızlardık o zaman... Tarihin kime, nerede, ne zaman, nasıl bir rol biçeceği belli olmaz. Ama 1900'lerin başında yaşayıp da neredeyse bütün bir gezegeni saran savaş histerisinden payını almamak olur mu? İmparatorlukların battığı, yeni devletlerin yükseldiği, haritaların yeniden çizildiği bir ortamda, kuşkusuz insanlık büyük bedeller ödedi. Murat Saraçoğlu ve Özhan Eren'in birlikte çektikleri '120'de, işte bu zaman diliminde, Van'ın o döneme kurban verdiği gencecik insanların trajedisini perdeye taşınmak ve tarihin o tozlu sayfaları yeniden hatırlatılmak istenmiş. Çekimleri iki yıl süren ve yaklaşık olarak üç milyon dolara yakın bir bütçeye mal olan filmin hikâyesi, 1914 Haziran'ında başlıyor. 'Balkan Harbi' henüz bitmiş, asker yeniden yuvasına dönmenin mutluluğunu tadar olmuş, analar babalar, eşler sevdalılar, eski aile saadetlerine kavuşmuşlardır. Van civarında, toplumsal huzuru bozan tek şey Taşnak çetelerinin işlediği cinayetlerdir. Lise müdürü olan Cemal beyin kızı Münire, bir yandan iki küçük kardeşi Mehmet ve Mustafa'yla ilgilenmekte, öte yandan da nişanlısı Teğmen Süleyman'la evlenmenin hayalini kurmaktadır. Lakin Van'daki tümenin komutanı Kamil Paşa'nın gençlere yönelik silah eğitiminin hızlandırılmasını istemesi kafalarda soru işaretleri oluşturur. Çok geçmeden de yakında bir cihan harbinin patlak vereceği haberi etrafa yayılır. Nitekim bu haberler gerçek olur (filmde bu tarihsel not düşülmemiş ama Arşidük Ferdinand'ın öldürülmesiyle malum dünya birbirine girmişti). Kasım 1914'te Ruslar, Erzurum'a doğru taarruza geçer. Van'daki tümen de şehirden ayrılarak sınırda savaşa katılır. Ne var ki kısıtlı cephanesi çabuk tükenir. Bu durumda şehirdeki cephanenin tümene taşınması gerekmektedir. Van'da sadece yaşlılar ve kadınlar vardır. Nasıl bir çare bulunacağı düşünülürken, yörenin doktoru oğlunun bu konuda gönüllü olmasına sıcak baktığını söyler ve cephanenin, çocuk yaştaki gençlerle tümene taşınabileceği fikrini ortaya atar. Önce tereddütle karşılanan bu fikir daha sonra gerçeğe dönüşür. Ve yaşları 12-17 arasında değişen 120 çocuk, Ocak 1915'te yanlarında az sayıda asker ve eski bir gazi olan Musa Çavuş'la birlikte yola çıkar. Kışın en sert ve acımasız günlerindeki bu yolculuk, topluluk için bir ölüm-kalım mücadelesine dönüşecektir.
İyi ve kötü Ermeniler 2000'ler Türkiyesi'nden geriye dönüp baktığımızda 1914'lerden, 15'lerden nasıl bir ders çıkarmalıyız ya da tarihin bu bölümüyle nasıl hesaplaşmalıyız? Dert, savaşın anlamsızlığı üzerine bir şeyler söylemek mi, dönemin konjonktürü üzerine fikir yürütmek mi, biz seyircileri bir trajediye ortak etmek mi, yoksa bu ülkenin inşasına katkısı olan ve hayatlarını kurban edenleri bir film yoluyla anmak mı? Veyahut hamaset edebiyatına soyunmak, yükselen milliyetçi rüzgârı arkasına alarak günün koşullarından yararlanmak mı? '120'nin başardığı kadar başaramadığı şeyler var elbette. Bir kere filmde altı kalınca çizilmiş bir milliyetçilik ve savaş övgüsü yok. Bu bence senaryonun övgüye değer yanlarından. Ama el attığınız tarih kesiti, tartışmalı ve hâlâ üzerinde kesin bir mutabakata varılmamış bir dönemin ürünü. Somuta indirgersek hikâye, 1915 Ermeni olaylarına gelinmeden önceki süreçte geçiyor. Film, girişte Ermeni sorununa değilse bile Ermenilere nasıl baktığını gösteriyor. Yaşlı doktor Kirkor amca, hastasına bakarken Türk, Rum, Ermeni, Çerkez ayırmıyor. Ama Taşnak üyeleri, ayırmasını istiyor. Bu isteğe boyun eğmeyince de Kirkor amcanın hayatına kıyıyorlar. Film, bize kısaca şunu söylüyor; iyi ve kötü Ermeniler vardır. Nitekim öykünün bir yerinde göç eden Ermenileri görüyoruz. Yani ortada bir göç var ama onları Osmanlı sürmemiştir, kendileri artık orada yaşayamayacaklarını anladıkları için göçe karar vermişlerdir. Onlar iyidirler ve Osmanlı'ya ihanet etmezler. Keza yollarını kesen ve kendilerine katılmalarını isteyen Taşnak üyelerini de kaale almazlar. Öte yandan her filmden safça anti-militarist bir duruş bekleyemeyiz. Çünkü malum, haklı savaşlar da vardır; Kurtuluş savaşı gibi, Bolşeviklerin Çar'a karşı verdiği ve 1917'de zafere dönüşen mücadele gibi. Bu tür savaşlar kendine özgü kahramanlar üretir. '120'nin kahramanları kuşkusuz böylesi bir profile yakın duruyor. Ama öte yandan film, adını verdiği o kahramanlardan çok dönemin portresine ve o dönem hakkında fikir yürütmeye daha fazla önem vermiş. Böylesi bir tercihin nedeni fikri öne çıkarmak mı, yoksa bu trajediyi sinemasal anlamda aktaramamak düşüncesi mi, bilemiyorum. Ama galiba ikinci şık geçerli. Türk sinemasının el atacağı çok ve önemli konular var lakin onları, sinematografik açıdan da tarihe not düşecek, köşe taşlarına dönüşecek yapımlara imza atmamız henüz uzak bir ihtimal. '120' bu açıdan, bana kalırsa erken bir proje olmuş. Yakın zaman önce izledik; tarihten alınan bir efsaneyi Hollywood allayıp pulladı ve önümüze attı. Fakat '300', faşizan yanları ve medeniyetler çatışmasındaki bugünkü cephelere yaptığı ırkçı göndermeleriyle, bütün o görkemli teknolojik cilasına rağmen içi boş bir çalışmaydı. Kastettiğim ve '120'den beklediğim bu tür destansı bir anlatım değil elbet. Belki Almanların 'Das Boot'u ya da yine aynı ekibin çektiği 'Stalingrad' gibi bir çalışmayla önümüze getirilebilirdi bu konu. '120'den çıktığınızda üzerinde ne dondurucu soğuğun etkisinden, ne de hikâyenin yürek burkan yanlarının ruhunuzda bırakması gereken izlerinden eser yok. Oyunculuklara gelince, Taşnak üyeleri fazla karikatürize. Özge Özberk, Cansel Elgin ve Oytun Öztamur iyiler. Emin Olcay, kederi başarıyla yansıtıyor, Ahmet Uz en karizmatik karakter (vali oluyor kendileri). Burak Sergen de, iki ayrı karakterde kuşkusuz filmin en iyisi. Tarihi filmler, bizi ansiklopedik bilgilere götürür. Film dolayısıyla 'google'da ya da 'wikipedia'da döneme ilişkin sorulara cevap aranacaktır (umarım). Aslında '120'nin içinde bulunduğumuz 'Cahiliyet devri'nde bunu başarması bile çok önemli. Ama bir eleştirmen olarak filmde ayrıca sinemasal bir heyecan da bulabilseydim daha mutlu olurdum.
Biri metafor, diğeri 'örtülü' de olsa gerçek Haftanın mönüsünde yer alan filmlerden 'Canavar' ve 'Örtülü Gerçek', hikâyelerini farklı sinema teknikleriyle anlatıyorlar. Ama ikisinin de vurgu yaptığı şey, toplumların başına musallat olan 'canavar'lar. 'Canavar'da Godzilla türü bir varlığı izliyoruz, 'Örtülü Gerçek'te ise Irak'ta canavar gibi davranan Amerikalı askerleri
'Canavar' izleyiciyi '11 Eylül' histerisiyle buluşturuyor. 'Örtülü Gerçek', Amerikalı askerlerin Irak'taki psikolojisini başarıyla yansıtıyor.
Bu hafta sinema salonları tuhaf bir hesaplaşmaya sahne oluyor. Ait olduğu topraklarda vizyon tarihleri farklı olduğu için böylesi bir randevu fırsatını kaçıran iki yapım, 'Canavar' (Cloverfield) ve 'Örtülü Gerçek' (Redacted), ilginçtir kozlarını sanki bizim topraklarda paylaşıyor. İlk olarak daha sonra çekilenden başlayalım. 'Blair Cadısı' türü bir kampanyayla önce zihinlerde soru işaretleri oluşturarak reklam kampanyasını yapan 'Canavar', New York'un altını üstüne getiren bir yaratığın yaşattığı korkuyu seyircisiyle paylaşmak istiyor. Eni konu bir 'kült'e dönüşen 'Lost' dizisinin yaratıcısı JJ Abrams'ın fikri olan proje, 90 dakikalık süresi boyunca karakterlerini bir parti ortamından kâbus atmosferine devşiriyor. Çalışmak için Japonya'ya gitmeye hazırlanan Rob, yakın çevresine bir 'veda partisi' düzenliyor. Yakın arkadaşı Hud da, partiyi el kamerasıyla kaydediyor. Ne var ki ilerleyen saatlerde depremi andıran bir sarsıntı, ardından gürültüler ve insan çığlıklarıyla ortalık karışıyor. 'Parti insanları', sokağa çıktıklarında New York'a hâkim olan kargaşayı görüyorlar. Devasa bir yaratık, önüne geleni yıkıp geçmektedir. Ayrıldığı ama ilgisinin bitmediği kız arkadaşını, felaketin içinden kurtarmak isteyen Rob da, peşine taktığı grupla arayışlarına başlıyor. Biz de bu esnada bütün yaşanılanları Hud'un kamerasından görmek zorunda kalıyoruz. Sabit olmayan ve durmadan titreyen görüntüler eşliğinde yoluna devam ederken bir anlamda Dogma'ya da selam yollayan 'Canavar', çok yerde ifade edildiği gibi 'Godzilla'yla 'Blair Cadısı' arası bir yapım. Filmin ilk 20 dakikası, bizim Serdar Akar'ın 'Barda'sını andırıyor. Gençlerin sıkıcı, suya tirit meseleleriyle kafamızı yok yere şişiriyor. Tam 'Ne dayaklık bunlar' diyoruz ki, hislerimize ortaya çıkan yaratık tercüman oluyor. Ama arada kaynayan Özgürlük Heykeli'yle Brooklyn Köprüsü gibi simge anıtların yanında koca bir New York oluyor. Heykel başını kaybediyor (tıpkı 'Maymunlar Cehennemi'), köprü de yıkılıyor (tıpkı 'Ben Efsaneyim' ve Emmerich imzalı 'Godzilla').
Canavar, radikal İslam olmasın 'Canavar', kolayca anlaşılacağı gibi küpünü asıl olarak 11 Eylül histerisi üzerinden dolduruyor. New York'a bu kez El Kaide değil, yaratık (ve de onun işbirlikçisi dev yengeçler) saldırıyor. Yani ne oluyor? Yaratık, aslında radikal İslam. Önümüze metafor olarak bu atılıyor. Yönetmenliğini Matt Reeves'ın üstlendiği filmin görselliği baş döndürücü. Bunu elbette bir övgü olarak değil, Hud'un el kamerası itibarıyla söylüyorum. Ortada ciddi bir sinemasal başarı olmadığı gibi Godzilla esprisini yeniden tekrarlamak adına yazılan bu zorlama hikâye de son derece 'üfürük'. Üstelik Hud kardeşimiz her koşulda kamerasını çalıştırıyor, bu da filmin kendi mantığında bile mantık hataları barındırmasına neden oluyor. Tek bir espriden söz edilebilir; Rob "Japonya'ya gideyim" derken 'Japon malı bir karakter', Godzilla onun yanına geliyor. Sonuç, bence bu aptal filmi izlemek yerine DVD'de doğru dürüst bir Godzilla filmi izleyin, daha iyi. Gelelim haftanın diğer 'el kameralı' filmi 'Örtülü Gerçek'e... Büyük usta Brian De Palma imzasını taşıyan bu yapım, 'Canavar'dan farklı olarak metaforlara ihtiyaç duymadan bir toplumun üzerine çöreklenen 'yaratık'ı ve yaptıklarını gösteriyor. Evet, bu filmin 'canavar'ı da Amerika Birleşik Devletleri. Demokrasi getirmek üzere Irak'a giriyor ve yine demokrasi adına her şeyi tarumar ediyor. Film, gerçek bir olaydan yola çıkarak 'moncumentary' (kurmaca belgesel) adı verilen bir teknikle kendisini ifade ediyor. De Palma, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde Samarra'da mevzilenen bir grup Amerikan askerinin yaşadıklarını, er Angel Salazar'ın bir nevi günlük kabilinden kaydettiği görüntüler üzerinden aktarıyor. Film boyunca biz, son derece sıcak bir iklimde bir yanda ağır askeri teçhizat içinde nereden geleceği belirsiz bir düşman korkusunun yarattığı psikolojiye tanık olurken, birlik içinden bazılarının bu ortamda içlerindeki kötüyü çok daha rahat bir şekilde ortaya çıkardıklarını ve nihayetinde eylemleriyle bir katliama yol açtıklarını da görüyoruz. Hikâye kısaca şunu anlatıyor: İki abazan Amerikan askeri, her gün kontrol noktasında önlerinde geçen Iraklı bir lise öğrencisine göz koyuyorlar ve bir gece, kızın yaşadığı eve uydurma bir gerekçeyle (tıpkı başkanları Bush gibi, orada 'kitle imha silahı' arıyorlar) baskın yapıyorlar. Kıza tecavüz ederlerken, ailenin tamamını da öldürüyorlar. Olay anında evin dışında olan bir başka asker de, sonuçta vicdanın sesi olmaya soyunuyor ve baskını, üstlerine şikâyet ediyor.
Tecavüzün gerekçesine bakın 'Örtülü Gerçek', De Palma'nın kendisinin de ifade ettiği gibi Vietnam'da yaşanan benzeri bir vakayı anlattığı 'Savaş Günahları'nın Irak versiyonu. Farkılık sadece zamanda ve mekânda değil, anlatım tekniğinde de. El kamerasının yanı sıra güvenlik kamerası görüntüleri, Arap televizyonlarının haber görüntüleri, 'youtube' görüntüleri, internet bloglarındaki görüntüler gibi farklı görsel ifadeleri hikâyesinde kullanmış. Filmin, savaşın anlamsız şiddetine yaptığı vurgu bence takdire şayan. Ve bu şiddet ortamında kurban edilenlerin trajedilerine bizi ortak etme çabası da. Mesela 'Geçiş noktası'nda Amerikalı askerin 'Dur' ihtarının farklı yorumlanmasıyla, doğuma yetişmek üzere hızlanan bir arabadaki hamile kadın kurşunlara hedef oluyor. Hem kadın, hem de bebeği ölüyorlar. Askerler akşam yatakhanede olayı "Ne komik, biz ne demek istedik, onlar ne anladı" boyutunda tartışıyorlar. Ama filmin belki de en derin vurgusu, tecavüzcülerden birinin savunmasında yatıyor: "Ne yani düşmanı öldürürken iyiydik de, becerirken mi kötü olduk?.."
Bu yaşında bu çaba... Amerikalı bazı eleştirmenler, 'Redacted' dolayısıyla De Palma'yı, yakında izleyeceğimiz 'In the Valley of Elah' dolayısıyla da Paul Haggis'i ('Crash'la Oscar almıştı) savaş karşıtı trenin vagonlarına herkesten önce atladıkları için eleştirmişler ve "İşgalin başladığı 2002'den bu yana ne yapıyorlardı ki?" sorusunu sormuşlar. Bu bence anlamsız bir suçlama; 1940 doğumlu De Palma'nın, bu yaşında hem görsel açıdan farklılıklar içeren bir projeye el atması, hem de Amerikan savaş politikalarına ilişkin bu denli sert bir filmle karşımıza çıkması, son derece önemli bir çaba. Böylesi bir çaba da bence karalanmayı değil alkışlanmayı hak ediyor. (Radikal)
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|