|

İstanbul Bienali, sanatçının toplum meselelerinden uzak bir sanatı tahayyül bile edemediğini ortaya koyuyor.
|
İstanbul Bienali, 'Sanat sanat içindir' söyleminin çoktan geride kaldığını, sanatçının güncel toplum meselelerinden uzak bir sanatı tahayyül bile edemediğini ortaya koyuyor. Bienalde Banu Cennetoğlu, Extramücadele, Burak Delier'in işlerindede gördüğümüz gibi, sanat günümüzde esas etkisini kalıpları yıkarak, huzur kaçırarak elde ediyor
Günümüzde üretilen sanatı tanımlamak için geçen yıllarda 'çağdaş sanat' ifadesini kullanırdık; şimdi artık 'güncel sanat' diyoruz. Bu tanımlamanın dilimize keyfi biçimde yerleşmediğini, izlediğimiz sanatın 'güncel' boyutundan kaynaklandığını iddia etmek mümkün görünüyor.
Şu sıralar dördüncü haftasına giren İstanbul Bienali'nde izlediğimiz pek çok yapıt da bir zamanların 'Sanat sanat içindir' söyleminin çoktan geride kaldığını, çoğu genç kuşaktan olmak üzere farklı kültürel geçmişlerden gelen pek çok sanatçının güncel toplum meselelerinden uzak bir sanatı tahayyül bile edemediğini ortaya koyuyor.
'Sanat ne işe yarar?' sorusuna verilebilecek türlü yanıtlar var, ama hani Matisse'in zamanında rahat bir koltuğa atıfta bulunarak yaptığı 'huzur' benzetmesi günümüz sanatına bakarak verebileceğimiz son yanıt. Son zamanların çıkış yapmakta olan sanatçılarının küresel çaptaki bir kesitini yansıtan İstanbul Bienali'nde de gördüğümüz gibi, sanat günümüzde esas etkisini alışılagelmiş kalıpları yıkarak, huzur kaçırarak elde ediyor.
Bakınız Banu Cennetoğlu'nun 'Korkutan Asyalı Adamlar'ı: Batı'nın parçası olmak için çabalayan Türkiye'nin özellikle yeşil alanlarda verdiği görüntülerde hep eleştiriye uğrayan o 'Asyalı' hali vardır ya 'modern Türk' imgesiyle uyuşmayan? Cennetoğlu işte o imgeyi görünür kılıyor, Avrupalıların Türk istilası korkusunu eleştiriyor ama çuvaldızı da batırıyor!
Ya da Extramücadele'nin işi, 'Ne?'. "Nu mutlu Türküm diyene" sözünün varyasyonları üzerinden her türlü azınlığı gündeme getiren bu afiş projesinde, eşcinsel, Alevi, Ermeni, Kürt, uzun saçlı, kadın vb. örnekler verilerek, farklı kültürel kimliklerin aynı potada eritilmesi çabası eleştiriliyor. Belleklere kazınmış bu sözün amacını ülkenin tarihsel koşullarını göz önünde bulundurarak iyi niyetle algılamış ve yıllarca söylemiş kişiler, bu işi elbette soğuk bir espri gibi algılayabiliyor. Evet bu bienal, Türkiye'de son yıllarda toplumu adeta ikiye bölen meselelerin tam da üstüne basıyor, deyim yerindeyse ulusal hassasiyetleri kaşıyor. Bir de suç işliyor, tartışma zemini yaratıyor!
Eski Yunan filozofları tartışmanın değerine inanırlar, iki insan arasında en iyi tartışanın haklı olacağına inanırlardı. Onlarla aynı coğrafyayı paylaşan bizler, tartışmayı nedense sevmiyoruz. Gri alanlarla dolu yaşamlarımızda, siyah/beyaz kavgasından başka yere varamıyoruz. Ve anlaşılan o ki, sanatı da gücünün çok ötesinde bir güçmüş gibi algılayabiliyoruz. Bu yoksa Cumhuriyet dönemi modernleşme sürecinin önemli bir ayağının da sanat olmasından mı kaynaklanıyor? Bu yoksa, sanatın önemini çok iyi kavradığımızı mı gösteriyor? Peki o halde ulusal sanatsal mirasımız olan İstanbul, Ankara, İzmir resim ve heykel müzeleri niye yıllarca bakımsızlığa terk edilmiş, kapatılmış, hor görülmüş? Atatürk'ün mirası sayabileceğimiz bu kurumlara niye sahip çıkılmamış? Cumhuriyet döneminde sanata aşırı önem veren bu ulusun sanatla kurulduğunu söyleyemeyeceğimiz ortada... Peki sanatla yıkılır mı? Galiba sormamız gereken bu!
İstanbul Bienali'nin ilk kez bu kadar yerel bir pencereden baktığını, Türkiye'nin güncel sorunlarıyla ilk kez bu kadar ilgilendiğini daha önce de yazmıştık. Gerçekten de bu yılki bienal, farklı yerellikler içinde farklı biçimlerde eriyen küresellik olgusunun Türkiye'deki ekonomik, siyasal ve kültürel yansımalarını birebir yansıtıyor, bu bağlamda ülkemizin modernleşme sürecini de ister istemez ele alıyor.
Topluma bir ayna tutuyor
Bu yılki bienal, 'dışarıdan' küratörlerin geçmişte 'Tutku ve Dalga' ya da 'Egokaç' gibi başlıklarda şekil bulan kişisel ilhamının uzantısı olan bir etkinlik değil; ama demek ki İstanbul'un Batı sanat ortamına Aya İrini, Yerebatan gibi mekânlarla yalnızca çekici bir üs olarak sunulması, daha olumlu karşılanıyor! Hanru ise aksine bol bol dipnot kullanıyor; 'içerideki' tartışmaları sanatsal bir tartışma platformuna taşıyor. Bu açıdan bakıldığında, 'modernliğin vaadi'ni temsil ettiği için seçtiği AKM, İMÇ gibi simgesel yerler, ister istemez bu topluma bir ayna da tutuyor. Başka bir deyişle, Hanru'nun metninde söylediklerinin ötesinde, dikkat çektiği noktalar zaten bizim yıllardır tartıştığımız, bazen kabullenmekte, hatta algılamakta zorluk çektiğimiz hassasiyetlere değiniyor.
Örneğin, ekonomik modernleşmenin bir simgesi olarak yapılan İMÇ'nin bugün tesettür giyimin merkezi haline gelmiş olması, yani kuruluş amaçlarını aşan bir organizma gibi gelişmiş olması görmezlikten gelinebilir mi? Öte yandan bugün orada bir bienal yapılıyor olması, üstelik örneğin bir Tadej Pogacar'ın seks işçiliğini konu alan 'Kod: Kırmızı, Brezilya, Daspu' başlıklı işinin orada sergilenmesi? Bu, herhalde ancak Türkiye'ye özgü bir manzara olabilirdi!
Hanru'nun bienali, Cumhuriyet dönemi modernlik projesinin Türkiye'deki modernleşme sürecinin yalnızca bir ayağını ve kontrollü bir ayağını oluşturduğunu, küreselleşen liberal kapitalizmle birlikte Türkiye'nin nasıl kendine özgü bir şekilde, serbestçe modernleşmeye devam ettiğini göstermeye çalışıyor. Ve doğrusu ne bienalinde ne katalog metninde Türkiye'yi baştan keşfetmiyor, yeni olan hiçbir şey söylemiyor.
Bienali gezmek gerekiyor!
İlginç olan ve çatışma yaratan, bienalin, Türkiye'nin modernleşme projesinin olduğu kadar, küreselleşme sürecinde liberalleştirilme projesinin de bir uzantısı olması. Hanru'nun bienali, Türkiye'nin modernleşme projesini bir tür toplum mühendisliği olarak algılıyor ve sunuyor; fakat öte yandan, neoliberal ekonomik değerlerin dayatılması, gelişmekte olan başka ülkeler gibi borçlandırılması, işte AKM ve İMÇ gibi örnekler üzerinden ulusal değerlerin yok edilmek istenmesi gibi örnekler üzerinden yine bir tür toplum mühendisliği olarak algılanabilecek küreselleşmeci liberal projenin çeşitli yönlerini de tartışmaya açıyor. Ama bunu algılamak için galiba katalog metnini daha ayrıntılı okumak ve bienali gezmek gerekiyor!..
O zaman başka hassas konular da gündeme geliyor: Örneğin, Bergama Ovacık köylülerinin siyanürlü altın madenciliğine karşı verdikleri mücadele ve yaşadıkları dram (Türkü Söylemeyen Tepe-Ege Berensel, Serhat H. Yalçınkaya, Banu Onrat); örneğin İstanbul'da öldürülen ve failleri mechul kalan çok sayıda gazetecinin trajik sonu (Susturulmuş Sesler-Rainer Ganahl); örneğin polis copuyla dayak yiyen gençler (TersYön: Karşı Hizmetler-Burak Delier)... Geçmişin nasıl yorumlandığı hassas mesele de, geleceğin nasıl kurulacağı da hayati bir mesele! Bienal galiba biraz da bunu hatırlattığı için huzur kaçırıyor! Bir ayı daha var; 4 Kasım'a kadar.
Ahu Antmen
(Radikal)
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|