Milli Voleybolcu Tesettüre Girdi Gazeteler
                                            Artık bir şeyler değişiyor...  
 
 

Çok Okunanlar
Devamını Oku Hristiyan Suyumuzu Kirletmesin!
Devamını Oku soL: Özkan'ın Televizyon Solculuğu Bitti
Devamını Oku Gül'e Şovalye Nişanı
Devamını Oku TRT'nin "Yayıncılık Başarısı"
Devamını Oku Ayşe Arman Feci Yüklendi

Son Yorumlananlar
Devamını Oku Ülkücüler Üniversite Şenliğine Saldırdı
Devamını Oku Erdoğan'a Adana Şoku
Devamını Oku Kanaltürk Çalışanından Mektup Var
Devamını Oku Hristiyan Suyumuzu Kirletmesin!
Devamını Oku Einstein'dan Din Karşıtı Görüşler

ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı
Şifre

Üye Olayım

Şifremi Unuttum

Sitemiz
Mozilla Firefox
Internet Explorer
Opera
Safari
ile test edilmiştir.



RSS / XML
RSS / XML
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Anasayfa> Onur Behramoğlu> Şiir, Muhtıra, Yani...
 Şiir, Muhtıra, Yani...

Şiir, Muhtıra, Yani Aleyhistan'da Yeni Bir Lehçe / Onur Behramoğlu




Bütün yara izlerinin, çirkin çizgilerinin bir bir suratını terk ettiğini gördü, yapayalnız Sur kentinin simasındaki oyuklardan sızarak suya aktığını gördü, suya baktıkça yüzünde başka bir Konos'un yüz hatlarının şekillendiğini gördü. Bu gördüğü son yüzü oldu Konos'un: Ermiş ve mahcup.

Ali Ayçil - Sur Kenti Hikayeleri


Engels, 'Sanayi Devrimi'ne isim babalığı etmiş, Marx, onu dünyaya duyurmuştur. Demokrasi ve millet iradesi kavramlarını, değil dünyaya, neredeyse uzayın derinliklerine duyurma vazifesi; sanatın içine tükürenlere, ulemaya danışanlara, okyanus ötesindeki hocaefendilerinden fetva almadan adlarını dahi söyleyemeyenlere, 'din kardeşleri'nin katillerine yaltaklananlara, sınırlı temsil kabiliyetleriyle her mevkiyi işgal etmeye yeltenenlere, toplumlarını yıkıcı bir geri kalmışlıkta bırakırken yerli-yabancı sermaye tekellerinin bekçiliğini yapanlara verildiyse, sorar insan: "Ne Yapmalı?"

Türk sazları içinde ney dışındakilerin akortları sabit değildir. Çalışacağız hepsine. Ney'e mistik özelliğini veren, akordunun sabit oluşudur; neyzenlik etmeyeceğiz. Yurdumuz güzelim bir keman; sırt levhası akçaağaç, göğsü, güneş gören dağ yamaçlarında yetişen ladin. Aşk ile ışık etimolojik akrabadır, çalışılacak ışık için, aşkla. Heder oluyorsa güzelim akçaağaç, ladin, dağ yamaçları, güneş ve her şey, kabahat kemana ses özelliklerini veren can direğiyle bas çıtasında aranacak biraz da...

Yapılan deneyler, konuşmada ya da müzikte en uygun yankılanma süresinin 1 ile 2.5 saniye arasında olduğunu gösteriyor. Ama biz konser salonu akustiği mi arıyoruz halkla bağlarımızda? Zayıflar hep korkar, güçlüler çoğu zaman yalan söyler. Bir bu cümlenin yankısını duyabilmek bile yüzlerce yılın meselesi olabilir. Dağlar bildik Celâlî dağları ise, gerçek gücünün ayırdına varır bir gün, bugünün zayıf görüneni. O zaman konçerto başlar, 'concertare'den gelir, omuz omuza çarpışmak anlamında.

Telli çalgılarda, yaylanan tel yani uyarıcı sistem, çalgının gövdesini ve içindeki havayı, kendi frekansıyla titreşime zorlar. Bu vardı, "Bu sası karanlığa zorla, zorlayarak, tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boyun borcu"ydu. Bazen roller tersine döner ve göğüs tahtası, teli kendi frekansıyla titreşmeye zorlar. Tel ve gövde, sesin efendisi olmak için düelloya tutuşur. Bu düello, sert, pürüzlü bir ses olarak duyulur ki adına 'kurt sesi' derler. Bizde çokça duyulan ses budur. Bu kurt sesinden yepyeni melodilere ulaşılır, araya aç kurtlar, kurt vadileri, kurtlukta düşeni yemeyi kanun bellemişler girmese...

Madem "Bir tel kopar ebediyen biter âhenk", çok dikkatli olacağız. Işık, aşk ve dikkat. Dille ikrar ettiğimizi gönülle tasdik edeceğiz ki savaştıklarımıza benzemeyelim. Tefekkürle teşekkür sözcüklerinin yakınlığını göreceğiz ki, halkın samimi şükran duygularına mazhar olmuşlara küfretme gafletine düşmeyelim. Hatırlayacak ve hatırlatacağız. Çünkü;

Hatırlatma ya da uyarma amacıyla yazılan yazıdır muhtıra. "Her yazım bir siliştir siler birkaç / Denizdibi demirlerinden pası." Siler ve altta kalanı, gizleneni, üzeri örtülmüşü, özü çıkarır açığa.

Şair, pası silendir. Şiir, silinmeye direnen iz. Düello burda. Şairin yazdığı değil, yazarak yani silerek, soyarak, soyunarak işaret ettiği silinmezlik. "Şiir, insanı tragedyasıyla buluşturmayı amaçlar" diyor Veysel Çolak. Bu yolda her söz, her eylem muhtıra sayılmalı. Şiirin ayıklanmış bir yaşantı olduğunu söylemek de budur. Kirinden pasından ayıklanmış, süzülmüş yaşantı.

Şiir başlığı altında dolaşıma çıkan her metin muhtıra niyetine okunur mu? Soruyu soruyla karşılayalım: "Ya neden, olmadan bilinmek isteriz?"

Ölmeye değil olmaya geldiysek dünyaya ve oluş da, kendini tekrarlayan kötü sonsuzluk değilse, eylem birikecek, varoluş çatladı çatlayacak noktaya gelecek. Dünya görüşü gerek bunun için, dünyaya tanımlar, anlamlar bulmak gerek. En çok kendini seven en az görecektir kendini ve evreni. Bundandır, haykırır Altıok Metin: "Kendinden çıkıcı ve taşıcı olur insan aşkta." Ve güzellik, onu aşkla arayana görülür. Ve güzellik, bir idealdir. Ve idealsiz insan, tacir olur.

Arayacak, aydınlanacak, aydınlatacağız. Nemelâzımcılığa, vurdumduymazlığa, bireyciliğin yaldızlı türlerine, son kertede karanlığa teşne eğilimlere işaret edeceğiz. Bu uğurda vereceğimiz muhtıralar 'aydınlanmanın yoldan çıkmış kızı edebiyat'ın silahlarını kuşanacak. Masalları, mitleri, söylenceleri... Bazıları "Aydınlanma değil, merhamet!" diye haykıracak, yanıtlayacağız: Bizim aydınlanma aşkımızın toprağında vicdanla, merhametle açtırdığımız çiçeklerin kokusu size bunca yabancı mı?

"Biz erotik politikacılarız" diyordu Jim Morrison, "Ama müziğimiz aydınlığın ve özgürlüğün kapılarını zorluyor." Tomas Tranströmer geliyor ardısıra: "Şiir, kişileri uyutmak için değil uyandırmak için yapılan bir meditasyon." Bir de beyazperdeye bakalım, Godard söylesin: "Kameranın hareketi bir etik meseledir."

Kapıları zorlayan, uyuyanları uyandıran her sözümüz, her hareketimiz bir etik meseleyken, şunu da sormak gerekiyor:
Seçimler dünyayı değiştirebilseydi, yasadışı olurlardı, değil mi?

Gerçeğe diyalektik bağlılık! On kişiden birinin işsiz olduğu bir yerde, işsizler adına burjuvalar söz almayacağına göre, muhtıra gerekiyor. İşsizlerin, arkasızların, ezilenlerin muhtırası!

Bunca yalan arasında ve yalanlar tüm romantizmlerini yitirmişken, nasıl ulaşacağız kimsenin inanmadığı gerçeğe? Shaw haklıysa, bütün büyük edebiyat ve sanat yapıtları bir propaganda ise, tamamen karmakarışık hâle getirilmiş olanı parçalara ayırıp başka şekillerde biraraya getireceğiz, bütünleyeceğiz. 'Ulus' mu diyorlar; "Şairin ulusu olmaz, dili ve yurdu vardır." diyecek ve onlara kıskançlıkla sahip çıkacağız. 'Cami' diye diye yoksulun cebine göz dikip ikbal basamaklarını mı tırmanıyorlar; paryaların, boynu büküklerin Hazreti Ömer'ini hatırlatacağız. Yalınkat kimlikler mi dayatıyorlar bize; komşumuzun kimlik belgesine değil yüzüne bakıp kardeş olduğumuzu hatırlayacağız. 'Demokrasi'den mi söz ediyorlar; "Hangi demokrasi?", soracağız.

Çocukları unuttuk. Yok oluşun kıyısında çocukluk. Rögar kapaklarının altında, sabahın erken saatlerinde mutsuz yüzleriyle okul yollarında, tarlada, kulampara kucağında, televizyon kanalında, bilgisayar ekranında, sokak ortasında, yetimhane odasında, üvey anne sopasında, devlet baba sultasında...bıraktık, terk ettik onu.

Yeni bir toplumsal yapı oluşuyor ve orda çocukluğa yer bırakılmadı. Belki beş yüz senedir bilgi tekeli konumunda olan kitap kültürü dağılıyor, yerini televizyon, bilgisayar alıyor. Analitik kodlama, çözümleme, sebep sonuç ilişkileri kurma, kavramsal düşünme yerine anlık algılar, alfabesi olmayan görüntüler, imgeler. Orda her şey herkes için. Gizin kalmadığı yerde çocukluk yaşayabilir mi? "Çocuklar Duymasın" diyerek fısıldamak mümkün mü artık, onlara dünya teşhir edilmekteyken?

Sylvia Plath'ın intiharından sonra güncelerinden biri Ted Hughes tarafından imha edildi. "Gerekçesi ilginçti." diyor Elif Şafak, "Çocukların güncede anlatılanları bilmelerini istememişti. Onları hakikatlerden korumak istemişti. Oysa Ted Hughes, çocuklarından hakikatleri saklayarak, onları 'yanlış görmek ve hayal etmek imkânı'ndan da mahrum bırakmıştı. Zira hayal ile hakikat birbirlerini tamamen dışlayan iki ayrı bütün değildir. Tıpkı bazı akşamlar ay ile güneşin gökyüzünde aynı anda, yan yana görünmeleri gibi, hayal ile hakikat de bir aradadır. Aslında onlar mütemadiyen birbirlerinin içine sızar, birbirlerini var ederler (...) Ve bu yüzden işte, hakikat ortadan kaldırıldığında, hayal etmek imkânı da ortadan kaldırılmış olur."

Elif Şafak'ın çocuk hakları anlayışı, çocuk üzerinde yetişkin denetimini, yönlendirmesini reddeden bir felsefeye yaslanıyor olsa gerek. Yetişkine ihtiyacımız yok, o halde çocuğa, çocukluğa da ihtiyacımız yok demektir.

Böylesi bir 'demokrasi' anlayışıyla güncel siyasî meselelere de değinen yazar, demokrasinin evrenselliğinden, şarkta ayrı garpta ayrı olamayacağından da sıklıkla dem vurur - ki örneğin İlber Ortaylı ise, "Demokrasi, İngilizce konuşan milletlerin rejimidir." diyebilmektedir. O halde, bu meseleler, edebiyat dergisi makalesinde ya da gazete köşesinde çözümlenemeyecek derinlikte meseleler. Elif Şafak da içinde olmak üzere bazı yazarlara-şairlere köşe ya da kitap eki tahsis eden Zaman gazetesi, Türkân Saylan'ı yıpratma amaçlı bir haberinde Şebnem İşigüzel'in kitabından alıntıladığı satırları 'pornografik' olarak niteleyip iki insanı birden hedef gösterebiliyor. Diğer taraftan, Hürriyet gazetesinde yazan bir şair, Özdemir İnce de, Genelkurmay muhtırasına karşı çıkan Mete Tunçay gibi bir ismi 'Yeni Mürteci' ilan etmekte sakınca görmüyor. Zaman'ı tersten okuduğumuzda dert anlaşılıyor da, Hürriyet tersten de düzden de okunamıyor. Egemen olan, cehalet ve onun doğal müttefiki linç kültürü! Onuru olan köşesinden meydan okur, gerekirse kalem bırakır. Ama, bir avuç aydınımız dışındakilerden umudumuz kalmadı.

Bazı örnekleri biz okumaya çalışalım: İmam Hatip Liseleri'nden mezun çocuklarımız, belki Arap Dili ve Edebiyatında, Arapça-Farsça Filoloji'de, ülke tetkiklerinde, belki Tarih alanında dünya çapında ilim yapabilmenin altyapısına herkesten çok sahipler ama herhalde kaymakam, vali, müsteşar filan olmak istiyorlar. "Efendim, olsunlar; hayır, Türkiye laiktir laik kalacak, olacaklarsa imam-hatip olsunlar" tartışması da demokrasi, insan hakları, cumhuriyet rejimi tartışması niyetine önümüze sürülüyor. Tartışmayı bu kısır çerçevede yapmaya mecbur edilen zihinler iğdiş ediliyor, ülkenin günü de geleceği de karartılıyor. Sınıf savaşımına, emek-sermaye çelişkisine çalışmaları, yoğunlaşmaları gereken Marksist solcularımızın bir kısmı liberalleşmiş ya da ulusçu olmuş! Liberallerimiz, siyasal İslâm'la gerdeğe girmiş. Kürt kimliğini korumaya çalışanların bir kısmı Kürt milliyetçiliğine yelken açmış. İmparatorluk mirasçısı ülke, tek kimliğe, tek tanıma hapsedilmiş. Sosyal devlet, hukuk devleti, demokratik devlet ayaklar altına alınırken sesi çıkmayanlar, salt laiklik hassasiyetleriyle inandırıcılıklarını yitirmiş. Aydınımıza sorsak, meselâ Varlık Vergisi'ni sadece azınlıklardan alınan bir vergi zannediyor belki. Toktamış Ateş'i bilir (televizyonda izlemiştir), babası Ahmet Ateş'i ilk şimdi okuyor olsa bile umursamayacak, bir sonraki sayfaya geçtiğinde unutacak. Kim ne derse desin, Bizantinistik alanında yurtdışına doktora öğrencileri gönderen, Nazilerden kaçan değerli akademisyenleri ABD almazken yurda davet eden genç cumhuriyet, asker/sivil bürokrasisi, aydını, çalışkan, coşkulu insanıyla, şimdiki kasaba kafasından çok ötelerde görünüyor.

Böyle bir çağda, parti programlarının tek satırına göz atmadan, enformasyonun çoğunu haberler ve haber programları aracılığıyla televizyonlardan alarak oy veren kitlelere rağmen milli iradeden, demokrasiden söz edilebilmesi, entelektüel sahtekârlığın bir çeşidi, tefrika hâlindeki yalanın bir yenisi olsa gerek. Televizyon, anlam duygumuzu parçalıyor; dün kanalizasyona düşen çocuk bugün Bağdat'ta canlı bomba oluyor, yarın Filistin'de tank paletlerinin altında eziliyor ama o çocuklara dair haberler verilirken çalınan etkileyici müzik ("Requiem For a Dream" filminin müziği son dönemlerin baştacıdır), borsa düşüşüne, milli maça, bir mankenin podyumda birdenbire açılıveren göğüslerine ilişkin haberlerde de duyuluyor. Düşünme, hissetme, acıda ve sevinçte insan kardeşlerimizle birlik olma yok artık. Çalar saat gibi konuşup susacak insanlar.

Çocukluğu başlatacak, onu besleyip büyütecek sosyal mekanizmaları yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Modern şamanlar durumundaki televizyonlara ve bilgisayarlara emanet edilen insan ve onun değerleri yerle yeksan oluyor, olacaktır. Televizyon dizilerinin, şarkılı türkülü yarışmaların, bilgisayar oyunlarının yozlaştırıcı bombardımanı altındaki çocuğun ve genel olarak insanın döküntüleşmesi, hurdalaşması, çökmesi tehlikesine karşı yeterince güçlü mü aileler, okullar, en başta da kadınlarımız? Yoksa, tekneyi yönlendirmeleri gerekirken akıntı yönünde daha güçlü kürek çekmekle mi meşguller? Beş yaşında İngilizce öğrenmeye başlayarak kariyer yollarında ilk adımlarını atmaları beklenen çocuklar; onların hırslı, çocuk da kariyer de yapma sevdalısı anneleri; çocukları nezdinde televizyondan, bilgisayardan sonraki sıralara gerileyen para makinesi babalar; çocukluğu bitirip yetişkinliğe geçişi hızlandırma çabasındaki okullar; bilgelikten nasiplenmemiş esnaf zihniyetli öğretmenler, öğretim üyeleri...

Çocukluğa ihtiyaçları olduğunu, bir tek çocukluğun onları hayat boyu yalnız bırakmayacağını yine de en başta çocuklara öğretmek gerekiyor.

Fener Rum Lisesi'nin rüyalar ülkesinden çıkıp gelmiş izlenimi veren binasının fotoğraflarını çektiğimi gören 10-12 yaşlarında çocukların, "Binayı taşlarken fotoğrafımızı çeksene" deyişleri, Hrant Dink'e kıyan zihniyetle ilintisiz mi? Restorasyon esnasında Patrikhane sokağına konulan levhaya, "Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Restorasyonu - İkinci Sınıf Tarihi Eser" yazılması zorunlu muydu, restorasyon açısından doğru bir sınıflandırma olsa da? Peki ille de Patrikhane'nin baktığı sokaklardan birine mi verilmeliydi 'Doktor Sadık Ahmet' adı? "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" demeyen Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Türkler...cumhuriyet düşmanı mı? Boynuna haç takan, saçını türbanla saklayan, başına kippa kapatana ulaşabilme umudumuz Kaf Dağı'nın ardında mı? Bireysel özgürlükleri savunacağım derken her türden gericiliği desteklemek aydın tavrı mı? Yurtseverliğin enternasyonalizme, milliyetçiliğin savaşa sevdalı olduğunun geniş kitlelerce anlaşılması olanaklı mı? Kitaplardan nasiplenmemiş tuhaf bir insan tipinin korkunç diktatörlüğüne giden yolları kapama umudu kaldı mı?

Hiçbir insanı ve hiçbir insan emeğini taşlamamalarını söylediğimde "Sen Müslüman değil misin?" diye soran Fener semti çocuklarına, zalime karşı mazlumun elinde çocuksulaşan, saflaşan, bembeyaz olan taşı, Said'in taşını anlatabilecek miyiz?

Aldous Huxley, George Orwell, Ray Bradbury gibi yazarlar tehlikeyi görmüş ve bizleri ikaz etmişlerdi. Ayrı bireyler durumundayken elimizde sadece öfke vardır, anarşizme kapı aralar. Çabuk sönen meşale değil, nitelikli bilgi, geniş zaman, bunların birlikteliğinden doğacak ortak eylem gerekli bize. Aile, okul, devlet ve pek çok başka konuda ezberlerimizi bozmakla yükümlüyüz. Her şeyin çözülüp eridiği gündelik ilişkiler çağında evlilikleri sürdürebilmek devrimci bir tavır olacak belki; hapishane saydığımız okullar üzerinde yeniden düşünüp başka eğitim modelleri geliştirilmesi için kafa yoracağız; belki devleti yok etme hülyaları yerine merkezî-çelik çekirdek bir devletin üstleneceği kamu hizmeti alanları tarif edeceğiz. Belki simsiyah anarşist bayraklarımız, kızıl komünist heyecanlarımız, kuvayi milliye mavisi düşlerimiz, yeşil seccadelerimiz başka renklerle harmanlanacak; hayatın çokrenkliliğiyle uyumlu olmayı öğrenirken isyanımızı da bilemenin yollarını bulacağız.

Bilimadamları, aydınlar, bir de şimdilerde kapalı devre etkinliklerde karalamaseverlikle, hasetle, hırsla, bencillikle yer alanları ayıklandıktan sonra şairler, bir sonraki karanlık çağa kadar yapacaklarımıza dair muhtırayı verecekler elbet, ermiş ve mahcup:

Kuşlar geçerli hâlâ / göğe baksam yağmur yağacak / özetlenemez sözler bulmalı dünyaya / kalbim gibi taştan taşa çarparak / nabzım...çok uluslu bir geçmiştir benim / üstümüze süt rengi atlar yürüsün, boşver / seni ancak rüzgârlardan bilirim / sirenler, küfürler, ziller, mermiler... / insan olan yerlerim çok ağrıyor / ağaç benimle besleseydi kökünü / şiir yazmak bile bana zûl geliyor / sonra güzel indi akşamüstü / tabiatın bana söylemekten çekindiği bir sırrı var / deniz yaşlandıkça ışır anne gibi / aşk yoksa...bir parça yağmur yağar.../ hudutsuz bir noktanın içinde kalp sesleri / topla kulaçlarını gidiyoruz / sabahın deli ayazında ufuk çizgisine / şiirdi yani uçurumun kıyısında / yani Aleyhistan'da yeni bir Lehçe



+ Son paragraftaki dizeler, sırasıyla, Veysel Çolak, Sinan Oruçoğlu, Mahmut Temizyürek, Cevdet Karal, Betül Dünder, Elif Sofya, Serdar Koçak, Altay Öktem, Birhan Keskin, Akif Kurtuluş, Ahmet Erhan, Adil İzci, Küçük İskender, Ömer Erdem, Hakan Savlı, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Günbaş, Emre Fidel, Haşim Çatış, Can Yücel dizeleridir.
+ Elif Şafak'ın cümleleri, E Dergisi, Haziran 2000-Sayı 15, "Hayal, Hakikat ve Edebiyat" başlıklı yazısından alıntılanmıştır.
+ İlber Ortaylı'nın cümlesi, "Zaman Kaybolmaz - İlber Ortaylı Kitabı - Söyleşi: Nilgün Uysal", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2006 baskısından alıntılanmıştır.
+ Bu yazı bağlamında okunmasında yarar gördüğüm bir kitap: "Çocukluğun Yokoluşu", Neil Postman, çev: Kemal İnal, İmge Kitabevi Yayınları, Nisan 1995.



Onur Behramoğlu

10.01.2008 00:34:22
 
Yorum Yaz Arkadaşına Gönder Yazdır Yukarı Çık

Bu habere henüz yorum yazılmamış...




Onur Behramoğlu Bölümünden Son Yazılar
Devamını Oku 10.01.2008 00:34:22 - Şiir, Muhtıra, Yani...
Haberi Değerlendirin
Gereksiz bir haber
Yayınlamanız gerekmezdi
Faydalı bir haber olmuş
Gerekli bir haber
Haberiniz çok çok isabetli
Bu haber için oy kullanan 2 ziyaretçimizin puan ortalaması: 2,00
Haber İşlemleri
Arkadaşına Gönder
Yazdır
Yorum Yaz
Yorumları Oku
Haberi Paylaş
Google Google Live Live MySpace MySpace
Facebook Facebook Delicious Delicious Digg Digg
 
Yorum Bölümümüzdeki Sorun Giderildi
Yorum Bölümümüzdeki Sorun Giderildi Bir süredir okuyucularımız yorum girerken oluşan bir hata, okuyucularımızın bildirmesi üzerine düzeltildi....
Bu da Aşırı Sosyalleşme!
Youtube Şimdilik Yeniden Özgür
1,83 saniyede derlendi.