|

Sayım Çınar'ın, yazar Murat Hiçyılmaz'la olan söyleşisi.
|
Murat Hiçyılmaz'ın yeni romanı E yayınlarından yayımlandı.Gündüzleri herkes gibi olağan bir hayat yaşayan mimar Fırat Atasoy, geceleri çalışma odasının yalnız karanlığında 'evrendeki birkaç gerçek kırıntısının peşinde' okuyup düşünmekte, öyküler ve bilimsel makaleler yazmaktadır. Bir gece, odasındaki sandıkların birinde, Osmanlı ordusunda bir subay olan büyük dedesinin evinin bahçesinde kurduğu labarotuarda yaptığı esrarengiz deneylerin eski harflerle tutulmuş not defterini bulur ve bu unutulmuş defterin sırrını çözmeyi kafasına koyar. Ancak bilim, gizem, felsefe ve erotizmin en uç noktalarında, gerçeğin gerçeküstüyle harmanlandığı, inanılmaz bir serüvene atıldığının farkına varmakta gecikmeyecektir...
Büyük Yapıt adlı romanınız bilimsel bir roman özelliği taşıyor. Romandaki Fırat Atasoy karakteri biraz siz misiniz?.. Herhangi bir ebeveyne çocuğunuz biraz da siz misiniz diye sorduğunuzda alacağınız olası yanıt, benim de bu sorunuza vereceğim yanıttır. Ne eksik, ne fazla!.. Tabii ki bilimsel konular çok ilgimi çekiyor, ölüm ve yaşam üzerine sürekli düşünüyorum, en iyi bildiğim meslek mimarlık, vesaire... Yani, Fırat Atasoy'un tüm genetik kodları benden geliyor. Ancak bu böyle diye, Fırat Atasoy'u Murat Hiçyılmaz'la aynı fotğraf karesine oturtmaya çalışmak gerekmez. Başka bir romanımın bambaşka bir kahramanı vardır, doğal olarak o da Fırat Atasoy kadar benim çocuğumdur, en az onun kadar bana benzer ve en az onun kadar benden farklıdır...
Kitabınızda okurla sürekli konuşmalar yapılıyor. İnsanoğlu evreni ne kadar anlayabilir?.. Açıkçası, pek anlamadığını düşünüyorum. Anlamak için gayret sarfetmediği gibi, anlayıp anlamamak da öyle fazlaca umurunda değil hani... Hatta bırakın anlamasını, anlamak için bir nebze çaba gösterse dahi, bugün başımıza dert olan çevre felaketleri, savaşlar, açlık, sefalet ve daha bir sürü rezillikler yaşanır mıydı, düşünsenize bir... İnsanoğlunun kendini doğru konumlandırması ve o konumu gereğince yaşaması için ilk şart, evreni yeterince anlayabilmesidir bence. Evrenin minicik, kırılgan bir parçası olarak yerini ve önemini doğru değerlendirip, hırsının, kendini beğenmişliğinin ve acımasızlığının ne kadar komik ve zavallı olduğunun bilincine varmasıdır. Gerçek varoluşun, evrene sırtını dönerek ve onu yenilmesi gereken bir rakip gibi algılayarak değil, aksine, evrenle arasındaki akış kanallarını sonuna kadar açarak sağlanabileceğini görebilmesidir. Bu konuda söylenecek çok söz var, hele artık dünyadaki varlığımızın bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu farkettiğimiz şu günlerde...
Kitapta Büyük Patlama'dan, evrenin o ilk oluşum anından bahsediyorsunuz. Büyük Patlama tekrar gerçekleşecek mi?.. Bugünkü bilimsel verilerin ışığında, evet!.. Kaçınılmaz olarak gittiğimiz 'Büyük Çöküş' evresinin hemen ardından tekrar bir Büyük Patlama gerçekleşecek ve her şey yeniden başlayacak. Görünen o. Ama endişe edilecek bir durum yok, öyle yakın bir zamanda olmayacak bu iş. Daha önümüzde milyarlarca yıl var. Haa, eğer daha küçük 'Büyük Patlama'ları da soruyorsanız, onlar sürekli gerçekleşiyorlar zaten. Her 'kara delik', evrensel ölçekteki Büyük Patlama'nın küçük çaplı birer simülasyonudur aslında...
Yaşam ve ölüm arasındaki çelişkileri bilimsel bir dille anlatmaya çalışmışsınız. 'Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına...' Seneca'nın bu aforizmasını nasıl yorumluyorsunuz?.. Tümden bir yokoluş mu, yepyeni bir başlangıç mıdır ölüm?.. Yoksa, çok uzun bir döngünün evrelerinden biri midir?.. Bu tip soruları yanıtlayamadığımız müddetçe, ölüm fikri bizleri korkutmaya ve kafalarımızı kurcalamaya devam edecek. Evet, ölüm dışındaki her şeyi değiştirebiliyoruz, en azından değiştirme umudumuz var. Ama iş ölüme gelince, o anı olabildiğince geciktirmeye çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Eski çağlarda farklıydı, ölüm de yaşam kadar kabullenebilir bir olguydu, ama artık öyle benciliz ki, sahip olduğumuz tüm diğer haklar gibi, yaşamın da elimizden alınmaması gereken bir hak olduğunu düşünüyor ve ölmemek için alabildiğine mücadele ediyoruz. Dinlerimiz, vadettikleri sonsuz hayat ve mükemmel cennetlerle, ölüme dair endişelerimize yürek ferahlatıcı birer yanıt vermek çabasındalar... Oysa tek tek bireylerin değil, canlı olmanın doğal bir sonucu olan üreme yeteneği sayesinde, türlerin kalıcılığından bahsedebiliriz ancak, mantıklı olan budur. Benim bir birey olarak varoluşumun elbette bir katkısı vardır türüme. Herkesin vardır... Ama bunu fazla abartmamak gerek. Derler ya; mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur. Sonuçta, ölen ve doğan, sonra yine ölen ve doğan, beyinlerindeki zeka kapasitesinin mevcut diğer türlerden daha üstün olduğu bir canlı türüyüz işte, hepsi bu!.. Ölümler ve doğumlar sürdükçe varolacağız. Doğumların bittiği gün ise insanoğlu diye bir canlı türü kalmayacak. Aynen ölümlerin bittiği günkü gibi. Çünkü doğmadan ölünmeyeceği gibi, ölmeden de doğulmaz...
'Para kazanmak ya da kazanmaya çalışmak insanı değiştiriyor, bu değişim insanı susuzlaştırıyor' demişsiniz. Biraz açarmısınız?.. Tabii... Aslında yalnızca para kazanmak değil, tutkuyla peşine düştüğünüz her şey sizi susuzlaştıracaktır, bundan kurtuluş yok!.. Şöyle ki; bir rekor kırmayı amaçlayan atlet, bir buluş üzerinde çalışan bilim insanı, bir yapıt ortaya çıkarmaya çabalayan sanatçı, bir iktidar savaşı veren politikacı, kim olursa olsun, hedefi olan insan susuzdur. Büyük Yapıt'ın o bölümünde, gerçekten susuzluğunuzu giderecek bir pınara mı koşuyorsunuz, yoksa bir serabın ya da içtiğinizde susuzluğunuzu gidermeyecek bir kaynağın mı peşindesiniz, o noktayı vurgulamak istedim. Yanlış anlaşılmasın, para kazanmayı küçümsüyor ya da aşağılıyor değilim, tam tersine, gerekliliğinin yeterince farkındayım ama, sonuçta para bir kağıt parçasıdır, elinizde o kağıt parçalarından çok fazla bulunması bir şey ifade etmez. Sırf o kağıt parçalarını artırmaya adanmış bir yaşam, uzakta gördüğü suya doğru son bir gayretle koşan, fakat ulaştığında onun içilemez olduğunu keşfeden bir zavallının yaşadığı çaresizlik, tükenmişlik ve hayal kırıklığı ile sona ermeye mahkumdur.

Kitabınızda cinselliği çok cüretkar bir şekilde anlatıyorsunuz. Henry Miller'ı mı yoksa Marquis De Sade'ı mı kendinize yakın buluyorsunuz?.. Onlardan daha çok, Murat Hiçyılmaz'ı kendime yakın buluyorum. Şaka bir yana, Erich Fromm'dan Sigmund Freud'a, Henry Miller'dan Marquies De Sade'a kadar cinsellik üzerine düşünmüş ve kalem oynatmış sayısız insanlar gibi, canlı yaşamın bu en önemli güdüsü hakkında bende romanlarımın akışı gereği bir şeyler karaladım. Yazdıklarımın pek fazla cüretkar olduklarını düşünmüyorum. Cinselliğin yaşamımızdaki yadsınamaz ağırlığıyla paralel olarak, benim kahramanlarımın öyküleri de bir miktar cinsellik içeriyor. Tamamen romanın gidişatından kaynaklanan bir özellik bu. Kaldı ki; Büyük Yapıt'ta öylesi bir cinsellik yaşanırken, birkaç ay sonra gözden geçirilmiş haliyle yeniden yayınlanacak olan Aum isimli romanımın kahramanları çok daha farklı cinsel deneyimler yaşıyorlar, yıl sonuna kadar yayınlamayı düşündüğümüz yeni romanım Ben Şaman'da ise olaylar dizginlenemeyen cinsel güdülerin sonuçları üzerinde gelişiyor. Diyeceğim, cinselliği özellikle ön plana çıkarmak gibi bir kaygım yok, fakat hayatın böylesi önemli bir gerçeğini görmezlikten gelecek kadar da kısır ve cesaretsiz değilim... Kitabınızda fotosentezle ilgili verdiğiniz çok farklı bilgiler nereden geliyor?.. Başta da belirtmiştim, çok uzun yıllardır bilim üzerine okuyor ve düşünüyorum. Bilimsel konular, bilimin tarih içindeki gelişimi ve gelecekte varacağı sınırlar çok ilgimi çekiyor. Fakat, aynen edebiyat gibi, tarih gibi, felsefe gibi, politika gibi ve gündelik yaşam gibi, bilime de kısıtlı bir çerçeveden değil, olası tüm açıları önyargısız şekilde görüp değerlendirebilecek bir noktadan bakmaya çalışıyorum. Alternatif akımlar, yaklaşım ve yorum biçimleri yakalamaya ve bunları asıl yapının içine oturtmaya çalışıyorum. Tabii elimden geldiğince... Ancak, dikkatli olunması gereken bir yöntem bu, çünkü doğru yolu bulacağım derken, yolunuzu tümden kaybetmeniz çok muhtemel. Büyük Yapıt'ta bahsettiğim fotosentez de böyle bir yaklaşımın ürünü. Hani okullarda ezberletirler ya; yalnızca yeşil yapraklı bitkiler fotosentez yapar diye... Varoalan tüm bitkiler ve hayvanlar yerkürenin ilkel dönemlerindeki şartların ortaya çıkardığı ortak atalardan türediğine göre, biyolojik ve kimyasal olarak hepsi akrabadır, görünüşteki farklılıkların altında çok benzer mekanizmalar yatar. Biraz farklı yöntemlerle de olsa, bizler de fotosentez yapmaktayız, bundan doğal bir şey olamaz, onu anlatmaya çalıştım...
Kitabın bazı bölümlerinde tarihi bir atmosfer göze çarpıyor. Büyük Yapıt'ta anlatmak istediğiniz neydi?.. Evet, konunun gidişatı gereği kitapta yer yer geçmişle bugün içiçe girdi, biraz tarih ve Osmanlıca karıştı öyküye... İtiraf etmek gerekirse, benim ilk romanım olan ve uzunca bir süreçte yazdığım Büyük Yapıt'ta ana kaygım okuyucuların kafasında o an için varolmayan birtakım soruların ortaya çıkmasını ve o sorular üzerine düşünmelerini sağlamaktı. Diyordum ki; tamam, özde bir edebiyat yapıtı ama bu kitabın asıl gayesi, benim kafamı meşgul eden fikirlerin, bunlarla pek tanışıklığı olmayan başka insanların kafalarına da az buçuk bulaşmasını sağlamaktır... Yaşamın yalnızca güzel evlerde oturarak, pahalı tatillere çıkarak, lüks otolara binerek, marka elbiseler giyerek ya da sadece bunlara ulaşmaya çalışarak geçirilmesi gereken bir süreç olmadığını, bambaşka yönleri, bambaşka renkleri olduğunu ve çok sıkıcı sayılan bazı konuların dahi, aslında çok meraklı ve ilginç olabileceğini kanıtlamak istedim...
'Tanrı kavramı daha çok insana özgüdür.' Bilim ve din arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız biraz? Doğaları gereği; din körükörüne inanmayı, bilim acımasızca sorgulamayı talep eder. Dinin sorguladığı tek şey, iman sahiplerinin katıksız inancıdır. Bilim ise, sorgulamanın hiç bitmeyeceğine inanır. Din tüm sorulara yanıt vermek zorundadır. Çünkü o sınırsız gücün herhangi bir şeyi bilmemesi imkansızdır, en başta kendi kendisiyle çelişir bu durum. Verdiği yanıtlarının yanlış olması gibi bir şüphe de söz konusu değildir, doğruluğunun ispatı bizatihi kendisidir... Bilim de her soruya yanıtlar arar ama, bunu sadece insan aklının ve bilgisinin sınırları dahilinde yapar, sürekli önceki yanıtların yanlışlığından ve eksikliğinden şüphe eder. Fakat bunları düzeltmeye çalışırken kendine özel bir güç vehmetmez. Merak eder, sorar ve mantıklı, sonuçları ispatlanabilir yanıtlara ulaşmayı hedefler. Şimdi, bu genel çerçeve içinde, düşünen beyinlerin bilime daha yakın ve yatkın olacağını varsaymak zor olmasa gerek. Ancak, Büyük Patlama öncesinde ve ölümden sonra neler olduğu konularında bilim herhangi bir yanıt veremediğinden ve bir de gücümüzün yetmediği olaylar karşısında sığınacak güvenli bir liman ihtiyacı duyduğumuzdan sanırım, dine olan ihtiyacımız halen sürmekte. Yine de unutulmamalı ki; sadece inanıyorum diyerek dindar olmak mümkün. Ama bir bilim adamı olabilmek, en azından bilimden biraz olsun anlayabilmek için, hatırı sayılır bir çaba göstermeniz gerekir... Kendi kuşağınız dilini mi kullanıyorsunuz?.. Yazma serüveninizde, roman dışındaki türler de ilginizi çekiyor mu?.. Evet, genelde kendi kuşağımın dilini kullanıyorum denebilir. Eski kuşağın dili de, yeni kuşağın dili de farklı yabancı dillerin etkisi altında ve oldukça ağdalı. Yazan bir insan olarak, ikisiyle de ilişkimi koparmamaya çalışıyorum, ama açıkçası bazen epeyce zorlanıyorum. Yöntem olarak, yazarken kendimi kalemimin akışına bırakıyorum. Çıkan şey en doğrusu mudur bilemem ama, beni en iyi ifade eden 'dil' olduğuna eminim. Roman dışındaki türler tabii ki ilgimi çekiyor, zaten yalnızca Büyük Yapıt'a bakarak bile bunu kolayca anlayabilirsiniz. Aynı kitap içinde roman, öykü, deneme ve şiir birlikte yer alıyor. Ve bu özellik diğer tüm kitaplarım için de geçerli...

Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|
Röportaj Bölümünden Son Yazılar
|
19.11.2008 15:03:56 -
Yavuz Semerci, Sayım Çınar'a Konuştu
|
16.11.2008 21:49:47 -
Ahmet Hakan, Sayım Çınar'a Konuştu
|
08.11.2008 15:56:05 -
Çalışlar: "Özal'a Kızanlardandım Ama Hata Etmişim"
|
03.11.2008 18:38:02 -
Murat Müfettişoğlu ile Ömrün Ödülü Üzerine
|
03.11.2008 00:20:43 -
Nazlı Ilıcak, Sayım Çınar'a Konuştu
|
01.11.2008 07:53:57 -
"Yasak Kararına Güldüm"
|
29.10.2008 13:44:15 -
3 Troll Bu Röportajda Yan Yana Geldi!
|
28.10.2008 07:10:25 -
Sözlük Trolleri Renkhaber'de!
|
26.10.2008 03:52:37 -
Ayşe Arman'dan Özel Açıklamalar
|
19.10.2008 17:35:10 -
Çetin Altan'la Cevdet Anday Neden Kavga Etti?
|
15.10.2008 12:26:57 -
Fatih Altaylı'nın Bu Röportajı Konuşulacak!
|
12.10.2008 15:27:57 -
Ece Temelkuran, Sayım Çınar'a Konuştu
|
05.10.2008 00:42:33 -
Atilla Dorsay, Sayım Çınar'a Konuştu
|
28.09.2008 01:38:09 -
Haşmet Babaoğlu, Sayım Çınar'a Konuştu
|
21.09.2008 17:49:49 -
Lüferi ona Kenan Evren sevdirdi
|
21.09.2008 12:10:58 -
Saba Tümer, Sayım Çınar'a Konuştu
|
16.09.2008 23:54:53 -
Balçiçek Pamir, Sayım Çınar'a Konuştu
|
15.09.2008 11:51:40 -
Sayım Çınar'ın, Balçiçek Pamir ile Röportajı
|
13.09.2008 01:40:23 -
Özel Röportaj - Pelin Batu
|
07.09.2008 01:06:48 -
Sayım Çınar'ın, Emre Aköz'le Röportajı
|
|