Arabesk Anarşi ikinci kitabınız. İlk kitabınızın anlaşılmadığını söylemiştiniz. Bu kitabınızın anlaşılacağını düşünüyor musunuz?
Evet bu kitabımın daha iyi anlaşılacağına inancım var. Ama bu kitabın da hak ettiğine inandığım yeri bulması zaman alabilir. Benim ne yazım tarzım ne de düşünsel dünyam Türk edebiyat dünyasına çok uygun değil. Alman rasyonalitesi ile Türk mizah kültürünü sentezleyen bir tarzım var. Çok edebi bir Türkçem yok. Yani Can Dündar gibi, Bilge Karasu gibi yazmıyorum. Ama Türkçe'yi edebi şekilde kullanma becerisine sahip olmak, her zaman için iyi bir gösterge değildir. Türkçeyi ustaca kullanan yazarların birçoğu, düşünsel yüzeyselliklerini iyi Türkçeleriyle gizliyorlar. Bu ülkede yıllardır, "Kötü Türkçe"den şikayet ediliyor. Bence bir yazar için "İyi Türkçe", "Kötü Türkçe"den daha büyük bir tehlike olabilir.

Siyahkahve.com'da verdiğiniz bir röportajda, Fethullah Gülen'in Fazıl Say'dan daha büyük bir sanatçı olduğunu söylemişsiniz. AKP'ye karşı bir sempatiniz olduğundan söz etmişsiniz. Bu sözünüzün Ekşi Sözlük ve İtü Sözlük'te tartışma yarattığını gözlemledik. Babanız Oral Çalışlar bu gibi çıkışlarınızı nasıl karşılıyor?
Babam uçlarda dolaşan söylemler kullanmamdan rahatsız oluyor. "Fethullah Gülen Fazıl Say'dan daha büyük bir sanatçıdır" derken anlatmak istediğim şey, Fethullah Gülen'e hayran olduğum, Fethullah Gülen'i Türkiye'ye yararlı bir kişi olarak gördüğüm falan değildi. Sadece Fethullah Gülen'in Fazıl Say'dan daha orjinal ve özgün bir renk olduğunu savunmuştum. Fethullah Gülen'in bu topraklara özgü renkleri kendince sentezleyerek özgün bir hitabet sanatı ve üslup yarattığını, Fazıl Say'ın ise batıda zaten daha iyi icra edilen klasik müzik örneklerini bir Türk olarak iyi şekilde icra etmekten başka bir özelliği olmadığını söylemiştim.
Ben yıllarca Avrupa'da yaşadım, hala da Avrupa'yı takip ediyorum, Avrupa'da Fazıl Say'ın bizim düşündüğümüz tarzda bir gücü/tanınırlığı yok. Örneğin Tarkan Avrupa'da ses getiriyor, nobelden sonra Orhan Pamuk'un da adı anılır oldu, mesela Yaşar Kemal de Alman edebiyat çevrelerinde uzun zamandır bilinir ama Fazıl Say'dan kimsenin haberi yok. "Sokaktaki adam"ın da yok, entelektüel kesimin de yok. ABD ve Japonya'dan tam olarak emin değilim, Fazıl Say belki oralarda Avrupa'dakinden biraz daha fazla tanınıyor olabilir, ama oralarda da çok farklı bir durum olduğunu sanmıyorum. Bence Fazıl Say, Türkiye tarihindeki değeri en çok abartılmış kişi olabilir. Bir diğer sahte harika çocuk olan Bedri Baykam'ın bile bir orjinalitesi var, saçmalasa bile orjinal bir şekilde saçmalıyor, Fazıl Say'ın ise hiçbir davranışında, hiçbir söyleminde orjinalite yok. Kırdığı potlar bile orjinal değil.
"Fazıl Say Avrupa'da tanınmıyor" dediğimde bana Fazıl Say'ın konser programını gösteriyorlar. Bir insanın yoğun bir konser programının olması ayrı birşey, gerçekten tanınıyor olması, etkili oluyor olması ayrı birşey. Avrupa'da tonlarca konser salonu var, elbette bu konser salonlarını doldurmak için birilerini bulmak zorundalar. Dünyada çok tanındığını zannettiğimiz çoğu Türkün (Türkler haricinde) hemen hemen hiç kimse tarafından tanınmadığını ne zaman kavrayacağız? Belki de bu konuda bir kamuoyu araştırması yapmanın zamanı geldi. Sadece Fazıl Say'a yüklenmek haksızlık aslında, çünkü mesela (isimlerini Fazıl Say'la aynı cümlede kullanıyor olduğum için kendimi kötü hissettiğim) Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Yılmaz Güney de Avrupa'da bizim düşündüğümüz kadar bilinen isimler değiller. Fazıl Say'a olan tepkimin nedeni tanınmıyor olması değil orjinaliteden yoksun olması.
Fethullah Gülen ise gerçekten renkli bir toplumsal fenomen. Egzotik, gizemli, karanlık, doğulu, mistik... Onu bu açıdan ilginç buluyorum. Ayrıca Fethullah Gülen'in hitabet ve yazım tarzında ciddi bir edebi başarı var. Politik açıdan uyuşmayabilirsiniz, ben de uyuşmuyorum zaten, ama bir insanın politik duruşuyla uyuşmamak onu komple reddetmeyi gerektirmemeli. Sol-okumuş çevrelerin dünyaya bu kadar dar politik kalıplarla bakıyor olmalarına tepkiliyim.
Bence büyük sanatçı, kendi topraklarının özgün renklerini algılayabilen sanatçıdır. Elbette birçok farklı sanat tanımı var, ama benim kendimi yakın hissettiğim tanımlardan biri bu. İşte bu bağlamda Fethullah Gülen'in yaptığı şey, sanata, Fazıl Say'ın yaptığı şeyden daha yakın düşer. Ha Fazıl Say iyi piyano çalmıyor demiyorum, bunu konunun uzmanları değerlendirsinler, ama sadece iyi piyano çalmak bir insanı önemli insan yapar mı? O zaman iyi futbol oynayan, hızlı koşan vb. insanları yani sporcuları da dahi olarak görelim. Dansçıları da dahi olarak görelim. Onlara da siyasi konularda açıklama yaptıralım. Türkiye'de piyanistlik olgusunun bu kadar abartılması, beni en başından beri rahatsız etti. Bu sistem, piyanistlere fikir ve kültür üreten insanlardan daha fazla önem atfetti. Bu durumun nedenlerini kitabımda detaylı olarak irdeledim, burada kitaptaki şeyleri tekrarlamayayım. Yanlış anlaşılmasın, klasik müziği ve piyanistliği küçümsüyor değilim, piyano da bir düşünce üretim aygıtı olarak kullanılabilir, ama Fazıl Say'ın piyanoyu bu kadar özel bir şekilde kullandığını sanmıyorum. Ayrıca piyanonun 21. yüzyılda artık eski anlamı kalmadı.
Gerçi Fazıl Say'ın yaptığı tek şey piyanistlik değil. Nazım Hikmet oratoryosu gibi eserleri var. Bu eserleri hakkında şunu düşünüyorum: Teknik olarak başarılı olmalarına rağmen, ruhu olmayan eserler. Fazıl Say'la ilgili en son olarak Yahya Kemal eserlerinden beste yapması konuşuluyordu.
Bu konuda Ekşi Sözlük'te Fazıl Say başlığına şunu yazmıştım:
"ıÜüYahya Kemal gibi bir dehanın eserlerinden beste yapması halinde çok acı çekeceğim insan. Yahya Kemal, Türk-İslam kültürünü şiire en müthiş şekilde aktarmış olan kişidir. Türk kültürünün özüdür Yahya Kemal. Fazıl Say'ın asla ve asla anlayamayacağı, çözemeyeceği bir derinliğin sahibidir. Fazıl Say'a Yahya Kemal şiirlerinden beste yaptırmak, İsmail Türüt'e Nazım Hikmet şiirlerinden beste yaptırmak kadar irrasyoneldir. Fazıl Say'a yalvarıyorum. Ne olur bari Yahya Kemal'e dokunmasın. Saygı duyduğum bir isim olan Ertuğrul Günay'ın da bu konuyu doğru değerlendirmesini umut ediyorum."AKP konusuna gelince... Şu anki siyasi oluşumlar içerisinde Türkiye'ye an itibariyle en yararlı olanın AKP olduğunu düşünüyorum. Bu AKP'nin mantalitesini, felsefesini, ideolojisini onayladığım anlamına gelmek zorunda değil. Ama buna rağmen AKP olgusunu birçok açıdan ilgiyle ve sempatiyle takip etmekteyim. Türkiye'ye rasyonel düşünceyi ve moderniteyi sağ gelenek getirdi. AKP de esas olarak sağ geleneğin merkezi bir parçası olarak görülmeli.
Fazıl Say'a karşı Fethullah Gülen'i tercih ediyor olmanız, Atatürkçü geleneğe karşı muhafazakar geleneği tercih ettiğiniz yönünde yorumlandı mı?
Bu şekilde algılayanlar oldu elbette. Bu algılama biçimi son derece hatalı. Ben Atatürk'ü seviyorum, hatta ona karşı çok özel bir duygusal bağım var. "Çokrenkli Atatürkçülük" olarak tanımladığım bir konseptten yanayım.
Atatürkün ve Atatürkçülüğün günümüzdeki gerçek karşılığının ulusalcı/statükocu çevrelerin tutumu olduğunu düşünmüyorum. Atatürkçülük "başı kapalılar geldi. o zaman ben bu ülkeyi terk ederim" demek değildir. Atatürkçülüğün günümüzdeki gerçek karşılığı bence liberalizm ile milliyetçiliği sentezlemektir. O nedenle ben liberalizm ile milliyetçiliği sentezlemekten yanayım. Bu noktada "Eski Ertuğrul Özkök"ten etkilenmiş olmam ya da "Eski Ertuğrul Özkök"le paralel bir çizgide olmam mümkündür. Ertuğrul Özkök'ün son dönemdeki söylemlerinin değil ama eski söylemlerinin liberalizm ile milliyetçiliği sentezleyen nitelikte olduklarını düşünüyorum.
Ulusalcı/statükocu çevreler, Atatürkçülüğü "tekrenkli" bir ideolojiye dönüştürmek istediler. Oysa Atatürkçülük'ün özü çokrenkli. Atatürkçülük yerine göre ilericidir, yerine göre muhafazakar. Yerine göre özgürlükçüdür yerine göre devletçi. Yerine göre milliyetçidir yerine göre küreselci. Yerine göre sağcıdır yerine göre solcu. Yerine göre halkçıdır yerine göre elitist. Bu çelişkilerin varlığı özünde olumludur. Önemli olan bu çelişkilerin teoride ve uygulamada nasıl organize edildikleridir. Atatürkçülük, bu çokrenkliliği içinde ele alındığında, Türk toplumunun kaotik yapısına en uygun ideoloji olarak bile görülebilir.
Atatürkçülüğü yeniden özündeki bu çokrenkli haline geri döndürmekten yanayım. Şu anki siyasi oluşumlar arasında, "Çokrenkli Atatürkçülük" olgusuna en çok yaklaşan oluşum AKP, en uzak düşen oluşum da CHP.
İnternet dünyasında sık sık sansasyon yaratan bir kişisiniz. Kimi çevrelerde bir "internet ünlüsü" olarak tanımlanıyorsunuz. Ününüzün yüzde kaçını internete borçlusunuz?
Çok ünlü biri sayılabileceğimi düşünmüyorum. Ama nadiren de olsa sokakta tanınıyorum. Beni sokakta tanıyanların yaklaşık %50'sinin internetten tanıdığını tahmin ediyorum.
Sansasyon yaratmak sizin için bir yaşam tarzı mı?
Hem evet hem hayır. Sansasyon yaratmayı severim ve bu konuda bir miktar yetenekli olduğuma da inanırım. Diğer taraftan, sansasyonel konulardan çok uzaklarda yer alan "sakin", "objektif" ve "sistematik" fikirlerim de vardır. Hatta oturup sakin sakin düşünmeyi, sakin sakin konuşmayı çok sevdiğimi söyleyebilirim. Sansasyonellik için gerekli olan polemikçi/hiperaktif kişilik yapısına sahip değilim, ama polemik kurgulamaktan zevk aldığım anlar oluyor.
İnternette kadınlarla nasıl bir ilişkiniz var?
Bence kadınlarla internette reel hayattakinden tamamen farklı bir boyutta ve frekansta iletişim kurmak mümkün. Türk kadınları reel hayatta kıramadıkları tabularını internette kırabiliyorlar. Örneğin internette bir kadınla seks üzerine konuşmak çok kolay, kadınlar internette gayet özgür ve gerçekçi bir şekilde görüşlerini dile getirebiliyorlar. Ayrıca bir kadının internetteki davranışlarından yola çıkarak ruhunu çözmek konusunda da bir ustalık geliştirdim. Kadınlarla internette yaptığım sohbetler yazarlığımı besledikleri gibi, kendimi tanıma sürecime de katkıma bulundular. Ama tabii burada "ben çok çapkınım" gibi bir mesaj verme amacım yok. En sevmediğim şey, çapkın görünmekten ve kadın gurusu olarak anılmaktan hoşlanan erkeklerdir. Ahmet Altan gibi "her kadından birşeyler öğrendim" geyiğine girmeyeceğim. Elbette kadınların bana zihinsel katkıları oldu, bir erkeğin sosyal zekasının gelişmesinde kadınlarla kurulan iletişimin son derece önemli olduğunu düşünüyorum, ayrıca "hayat gurusu" olmakla "kadın gurusu" olmanın kısmen paralel giden şeyler olduğu kanaatindeyim. Ama gene de bunların reklam edilmesini hoş bulmuyorum. Ayrıca internette kadınlarla kurduğum diyaloglar Platon'un öğrencileriyle olan diyalogları kadar seviyelidir. Örneğin Msn'de hiçbir kadına çıplak webcam açma teklifi göndermedim. Kadınların bedenlerinden çok beyinleriyle ilgiliyim. Gerçi ikisini tamamen bağımsız olarak irdelemek de doğru olmayabilir.
İnternet dünyasında doğru şekilde tanındığınızı düşünüyor musunuz?
Ne internet dünyasında ne de reel dünyada doğru şekilde tanındığımı sanmıyorum. Benim iki farklı yüzüm var aslında. Biri eğlenceli/provokatif yüzüm, diğeri romantik/teorik yüzüm. İnternette bir "Entelektüel İnternet Mahir" olarak algılanıyorum. Bu algılama biçimi kısmen doğru, kısmen yanlış. Evet, içimde bir "İnternet Mahir" de gizli. Ama korkmayın tek boyutum bu değil.
İç dünyamda çok romantik/teorik bir insanım. Türk filmi tadında duygusallıklardan hoşlanıyorum. Eski Almanlar gibi teori üretmeyi, genelleme yapmayı, toplumu kendi düşünsel kalıplarıma göre yorumlamayı, kesin yargılarda bulunmayı seviyorum. Bazen canınızı sıkacak derecede entelektüalist olabilirim. Saatlerce Çin felsefesi, Japon popüler kültürü, Kore ahlak anlayışı, Alman tarihi gibi konular üzerine konuşabilirim. Yani o sizin bildiğiniz "Light Reşat Çalışlar"dan ibaret değilim. Ben bir komedyen değilim, olmak da istemedim, ama koşullar beni komedyen rolüne sürükledi. Diğer taraftan, klasik yazar ciddiyetinde biri de değilim, olmak da istemem, hele de tipik bir Türk edebiyatçısı olmak en son isteyeceğim şeydir.
Youtube başında romantik videolar izleyerek ağlayan Reşat Çalışlar'ı pek kimse bilmez. Youtube'da bazı İtalyan filmlerinden kesitler buldum, onlarda Türk filmlerini andıran bir duygusallık vardır. Özellikle de Napoli'li müzisyen Nino D'Angelo'nun filmleri için bu geçerlidir. İnternette kız arkadaşlarıma bu videoların linklerini gönderdim, onları izleyerek ağladımı söyledim, çoğu "ben bu kadar da aşırı duygusallıktan hoşlanmıyorum" dedi. Galiba günümüz kızları için benim duygusallık tarzım biraz demode ve abartılı kalıyor.
"Kadın gurusu" kimliğiyle ilgi çeken yazarlar var. Mesela Ahmet Altan. Diğer taraftan "kadınlara hitap eden yazar" kontenjanından yükselenler var. Mesela Tuna Kiremitçi. Siz kendinizi hangi gruba dahil ediyorsunuz?
Kadınların dünyasından belli bir ölçüde anlamaya başladığımı düşünüyorum, zaten kadınların dünyasını anlayamayan bir insan toplumu anlayamamış demektir, toplumu anlayamayan bir insanın da yazı yazmasının ne kadar anlamlı olduğu elbette ki ortadadır. Ama kadınlar üzerine çok fazla yazan biri değilim, şimdilik düşünme aşamasındayım, ileride düşündüğüm şeyleri yazıya dökebilirim. Tabii dökmeyebilirim de... İlk kitabım daha çok erkek ruhuna odaklı bir kitaptı, o nedenle kadın okurun ilgisini çekmedi. "Arabesk Anarşi" ise daha nötr.
Bazı kadınlar bana "kadınları en iyi anlayan erkek sensin" diyor,bazıları ise tam tersini düşünebiliyor. Kadınları iyi anlayıp anlamadığımdan emin değilim ama kadınsı bir beynim olmadığından eminim. Dünyaya erkek rasyonalitesiyle bakıyorum. Bu rasyonalitemi her zaman belli edemiyorum. Erkeksi bir düşünce tarzım olmasına rağmen günümüz Türk erkeklerine özgü olan "aşırı özgüven", kendini en zeki, en yakışıklı erkek zannetme eğilimi falan bende yok. Benim erkeklik biçimim, belki 19.yüzyıl Alman erkekleri gibi. Sakin, kendini bilen, ölçülü bir erkeklik diyelim... Yani öyle olduğunu umuyorum en azından. Ama gene de kadınlara bakışımda Ortadoğulu bir damar da var. Ki bundan tamamen rahatsız değilim. Mesela Nietzsche, kadınları en iyi anlayanların Ortadoğulular olduğunu söyler.
Solcu kızlarla ilgili görüşleriniz (özellikle de aileniz bağlamında) çok tepki çekmişti. Solcu kızlar konusunda tam olarak ne düşünüyorsunuz? Hangi kızları tercih ediyorsunuz?
Bence en güzel kız türü aslında apolitik olup da trend oldu diye Atatürkçü geçinen kızlar. Solcu kızlar iki çeşittir: Fanatik olanlar falan çok çirkin olurlar. Ama "light solcu"ların güzelleri vardır. Gerçi onlar da bana çok feminen gelmiyorlar genelde. Gerçi bazı taşralı solcu kızlarda müthiş bir feminenlik oluyor, ama bunların sayısı çok az.
Sağcı kızlar hakkında ne diyeceksiniz?
Onlar da biraz solcular gibi yani aşırı sağcı olanlar genelde çirkindir. Ilımlı sağcı olanlarınsa güzelleri var. Hatta bazıları tam bana hitap ediyor. Kapalı olanlarınsa küçük bir grubu çok güzel bazıları çirkin ama gene de ilginç geliyorlar bir şekilde merak uyandırıyorlar. Sosyomat.com'da tanıştığım sevgili dostum Aslı Özdemir'e bu görüşümü açtığımda şöyle demişti kendisi: "bende de merak uyandırıyorlar nasıl bu kadar mallığa meraklı olur bir insan" falan diye.
Bazı açıklamalarınızda –Sizin tabirinizle- üst sınıflardan yana tavır alıyorsunuz. Bazı açıklamalarınızda ise tam tersine "Doğucu" ve Anadolucu bir tutum sergiliyorsunuz. Kendinizi sınıfsal açıdan nasıl konumlandırıyorsunuz?
Bu konuda kafam oldukça karışık. Bazen "Eski İstanbul Eliti"nin bir uzantısı olduğum hissine kapılıyorum, bazense kendimi orta sınıf bir birey olarak görüyorum. Bazı davranışlarımda ise alt sınıf ya da taşralı denilebilecek çizgiler gözlemlenebiliyor olabilir. İçten içe çok Doğulu bir boyutum var. Yani Fazıl Say gibi değilim. Beynimin kısmen 19.yüzyıl Almancasının mantığıyla çalışmasına rağmen, özümde tuhaf bir doğululuğum var. Ailemin ekonomik durumu açısından orta-üst sınıfa dahilimdir herhalde. Kültürel olarak ise, hem alt sınıf kültüründen, hem orta sınıf kültüründen, hem de üst sınıf kültüründen bir takım öğeleri sentezleyerek kendime özgü bir kolaj yarattım.
Türk milliyetçiliği konusundaki pozisyonunuz nedir? Milliyetçiliğe eğiliminiz olduğu doğru mu?
Ben bir küreselci-milliyetçiyim. Ya da daha doğrusu bir küreselci-yurtseverim. Yani ekonomik ve siyasi alanlarda küreselciyim, hatta AB yanlısıyım. Ama Türkiye'nin kültürel yapısının anlaşılması için Türk milliyetçiliğinin detaylı ve önyargısız şekilde analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türk milliyetçilerinin yarattıkları kültürel değerleri saygıyla, hatta yer yer hayranlıkla karşılıyorum. Türk halk kültürünün ruhunda milliyetçilik/yurtseverlik ve İslamcılık vardır. Bu iki şeyi dışarıda bırakırsanız geriye Türk ruhu diye bir şey kalmaz. Ama milliyetçiliğin/yurtseverliğin ve İslam'ın farklı tonları var tabii. Milliyetçiliği/yurtseverliği ve İslam'ı daha ılımlı, daha sakin hale getirmek mümkün ama onlara topyekün karşı durarak ciddi bir sonuç almak pek mümkün değil.
Mesela ülkücülerin şöyle bir lafı vardır: "İslamiyet ruhumuz, Türklük bedenimizdir". Ben "İslamiyet ruhumdur, Türklük bedenimdir" demiyorum, ama bu cümleyi kuranları sonuna kadar anlıyorum ve çok önemli bir şeyi dile getirdiklerini düşünüyorum. Bu cümlenin tonunu "agresif" ya da "faşist" bulabilirsiniz. Bu ülkenin nüfusunun %50'sinin bile ırksal olarak Türk olmadığını, ayrıca önemli bir bölümünün İslam dinine inanmadığını, inansa bile İslam'ı ruhunun merkezine oturtmadığını söyleyebilirsiniz. Evet... Ama "İslamiyet ruhumuz, Türklük bedenimizdir" cümlesinde her şeye rağmen kısmen gerçek bir yan da var. Üstelik çok kritik bir gerçek. İşte solcular bu temel sosyolojik gerçeği ıskalıyorlar. "İslamiyet ruhumdur, Türklük bedenimdir" diyenleri anlamadan yapılan hiçbir siyasetin bu ülkede şansı yoktur. Bu şekilde yapılan siyaset ancak meclise etkisiz bağımsız milletvekilleri sokar. Mesela Ufuk Uras'ı sokar. Ufuk Uras'ı sempatik buluyorum, orijinal buluyorum, farklı bir ses olarak önemsiyorum, bir eleştirmen olarak önemsiyorum. Ama siyasi açıdan pek ciddiye almıyorum.
Solcuların(burada hem ulusalcı hem liberal solcuları kastediyorum) Türk ruhunu, Türk halk kültürünün damarını yakalamaları bence imkansız. Tabii, bu söylediklerim, şu anki siyasi sistemimizin en büyük milliyetçi partileri olan MHP'nin ve CHP'nin parti politikalarına karşı olmamı engellemiyor. Küreselci-milliyetçi tanımlaması haricinde kendimle ilgili yapmak istediğim bir kimlik tanımlaması da şu: Bohem-yurtsever. Bu konuda Alman yönetmen Fassbinder'in Almanlığa bakış açısını kendime model alıyorum.
Gene de son olarak şunu belirteyim: Milliyetçilik kelimesinin klasik anlamıyla bir milliyetçi değilim kesinlikle.
Alman lisesi mezunusunuz. Almanya'da uzun süre kaldınız. Alman kültürünün kişiliğiniz ve düşünce tarzınız üzerinde ne gibi etkileri oldu?
Almanca'nın kendine özgü mantığının düşünsel sistemimi şekillendirdiğini düşünüyorum. Almanca çok felsefi, matematiksel ve rasyonel bir dil. Türkçe ise duygusal, sübjektif, kavgacı bir dil. Ben özellikle 19.yüzyıl Almancasından çok etkilendim. Dünyayı 19.yüzyıl Almancasının düşünsel sistemiyle algılıyorum. Günümüz Alman gençlerinin kesinlikle ilgi duymadıkları eski Alman kültürüne inanılmaz bir hayranlığım var. En az bilinen yazarları bile inceliyorum. Diğer taraftan, günümüz Almanyası ve günümüz Almanları ile pek olumlu bir ilişkim olduğunu söyleyemeyeceğim. Günümüz Almanyası'nın Goethe, Nietzsche, Hölderlin, Schopenhauer gibi dahilerin Almanyasıyla hiçbir benzerliği yok.
Üzerimde etkili olan tek kültürel olgu eski Alman kültürü değil. Türk sokak kültüründen de etkilendim. İstanbul'un Kadıköy ilçesinde yetişmem bağlamında Kadıköy kültüründen de etkilendim. Özellikle de Kalamış kültüründen. Baba tarafımın Çukurovalı olmasından ötürü içimde Arap kültüründen de bir şeyler taşıyorum. Bilgi Üniversitesinde okuduğum için tiki kültüründen etkilendim. Birbiriyle çelişen birçok şeyin bileşimiyim. Bir yanım eski Alman yazarlar gibi objektif, soğuk, ironik, bir diğer yanım ise tam tersine Türk laubaliliği ve Türk sıcaklığı içeriyor. Bir Alman gibi sistematik düşünüyorum, ama bir Türk gibi tembel, sempatik ve dağınığım. Düşünce tarzım Türk sol kültüründen de yoğun şekilde etkilendi, ama düşüncelerimin içeriği Türk sol kültürüne karşı çıkan nitelikteler.
İnternet dünyasında çok üzerinize gidenler var. Sert eleştiriler alıyorsunuz. Bu eleştiriler psikolojik dengenizi etkiliyor mu?
İnternet dünyasında çok fazla tepki göğüsledim. Yüzlerce insan, zekasını beni yıpratmak için kullandı. Ama aldığım sert eleştirilerin zarardan çok yararını gördüğümü söyleyebilirim. Karşılaştığım eleştiriler sayesinde eksik olduğum konuları gördüm ve düşünce tarzımı güncelleme fırsatı buldum. Tabii bu da bir anda olmadı. Bana yapılan birçok haklı eleştiriyi ilk başta reddettim, ama zamanla haklılıklarını anladım ve yararlarını gördüm.
En sık takip ettiğiniz siteler hangileri?
Gazetelerin internet sitelerine sık sık bakarım. Youtube'da, Almanca, Portekizce, İtalyanca ve İspanyolca şarkıların videolarını izlerim. Ekonomik konular için bigpara.com ve finanstrend.com'u takip ederim. Ama benim için en vazgeçilmez olan internet mecraları Facebook, Medyatava ve Ekşi Sözlük.
Medyatava, Ekşi Sözlük ve Facebook'la ilgili görüşlerinizi anlatır mısınız?
Medyatava oldukça özel bir fenomen. Kendi özgün dilini yaratmış bir site. Elbette medya polemiklerinin özel bir tadı ve kendine özgü bir takipçi kitlesi var. Bir dönem ben de medya polemiklerini en ince ayrıntısına kadar takip ederdim. Medyatava, medya siteleri arasında özel bir konuma sahip. Hatta bir klasik oldu.
Ama medyatava şöyle bir riskle karşı karşıya: İnsanlar artık Engin Ardıç'ın, Fatih Altaylı'nın, Hıncal Uluç'un, Ali Kırca'nın, Reha Muhtar'ın, Ahmet Çalık'ın(ki bu isimlerle kesinlikle bir problemim yok, onları burada sadece örnek olarak veriyorum) ve diğer medya kurumlarının ve medya öznelerinin maceralarından sıkılıyorlar. İnsanlar artık hayatlarının merkezine ünlüleri değil kendi kendilerini oturtmaya başladılar. Artık herkesin starı kendisi. 90'larda Reha Muhtar popüler bir espri konusuydu, ama artık değil. Medya plazaları ve oralarda dönen olaylar, 90'lı yıllarda oldukları kadar büyük bir ilgi odağı değiller. Gerçi elbette ki hala bu plazalarda çalışan binlerce insan var, o nedenle de Medyatava asgari bir okur grubunu mutlaka koruyacaktır. Ne olursa olsun, Medyatava'nın bu durumu iyi analiz etmesi ve bu bağlamda vizyonunu genişletmesi gerektiği kanısındayım.
Ekşi Sözlük'e gelince... Ekşi Sözlük de tıpkı Medyatava gibi Türk internetinin içindeki özel fenomenlerden biri. Dünyada benzeri olmayan bir oluşum. Ama Ekşi Sözlük'ün kendi büyüsüne fazla kapılıyor olabileceği kanaatindeyim. Ekşi Sözlük, kendi kendisine fazla hayran olduğu için eski yaratıcılığını sürdüremiyor. Gene de, her şeye rağmen Ekşi Sözlük'i bir kült olarak görüyorum. Facebook ise internetteki yeni dönemin başlangıcını simgeleyen bir oluşum. "Modası geçti" dense de, bence Facebook gizliden gizliye bütün Türkiye'yi kuşatmaya devam ediyor.
Ali Ersin Kelleci / Renkhaber