"Geçmişi kaşımaya ne hacet var"
diyenlerin paslanmış ve nasırlaşmış vicdanlarına inat, unutmamak için
hatırla(t)maya hacet var. Otuz beş insanımız, on altı yıl önce, Sivas'ın orta
yerinde, devletin gözü önünde, komutla harekete geçen gerici güruh tarafından
yakılarak katledildi. Otuz üç insanımız ise Erzincan'nın Başbağlar köyünde,
camiden çıkarılıp, köy meydanında eşlerinin ve çocuklarının gözleri önünde
hunharca kurşuna dizildi. Madımak'ta ve Başbağlar'da yaşanan acı, kor bir ateş
gibi toplumun yüreğine düştü. Halkın vicdanında isyan örgütlenirken, siyasilerin
nasırlanmış vicdanı on altı yıldır vurdumduymazlığa sığındı. Türkiye bu
utançlardan dün kurtulamadı, bugün de kurtulmaya niyetli görünmüyor.
'Unutulur' diye umuyorlar.
Kerbela'yı unutmayanlardan, yetmiş iki
milleti bir görenlerden, Madımak, Başbağlar, 6-7 Eylül, Dersim, Çorum, Maraş,
Malatya, Gazi katliamlarını, Mart'ları, Mayıs'ları, Eylül'leri, siyasi
cinayetleri, 'failli meçhulleri"' unutmaları isteniyor. Unutmanın, kanayan
yaralara iyi gelmediğini, unutulunca, acıların tekrar yaşatıldığını ezberlemiş
toplum haline geldik. Toplumun çok kültürlü ve çok kimlikli yapısının,
katliamlar, siyasi cinayetler ve darbelerle homojenleştirmek isteyenlerin
amaçlarını iyi tanıyoruz. Alevi-Sünni, Türk-Kürt kavgasının olmadığını ve bunu
derinden kaşıyanların varlığını daha net görüyoruz. Buna fırsat vermemek içinde,
geçmişten ders alıyoruz. Unutmamak gerektiğini biliyoruz.
Birileri "unutsa" bile, Asım Bezirci unutturmamak için " halkı savunma,
adalet, özgürlük, kardeşlik, sadece Türkiye toplumunun değil insanlığın ortak
özlemidir. Bir insan olarak her türlü güzelliği koruma sorumluluğunu taşıyorum.
Herkeste öyle davranmalı" diyerek, Gülsüm Karababa, "Ah bir çoğalsa
sevgiler... Çoğalsa da üstümüzdeki o kısır bulutlar, içimizdeki yalanlar,
katılıklar, kinler, öfkeler, bencillikler sıyrılıp gitse... Ne olur o zaman?"
diye sorarak, Başbağlar Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali
Dikkaya'nın ise "Devlet evleri tamir etti ama gönülleri tamir edemedi"
feryadı unutturmaz. Madımak ile Başbağlar katliamını 'misilleme' palavrasıyla
karşı karşıya getirmek isteyenlerin tuzağına düşmemek için de, unutmamak
gerekir.
Alın yazısı değil
"İnsanı yakmak, hangi kitapta yazar?"
sorusunun cevabını, bu katliamda yakılarak öldürülen Asım Bezirci'nin
kitaplarında ya da Behçet Aysan'ın, Metin Altıok'un şiirlerinde, Ozanların
deyişlerinde, semaha duranların yüreklerinde bulamazsınız. Bu bir alın yazısı
da değildir. Kim katliam yapar? Kim 35 insanı yakar? Kim 33 insanı kurşuna
dizer? Bunun cevabı ancak aklını ve kişiliğini dinci gericiliğe, yobazlığa,
etnik milliyetçiliğe teslim etmiş androitlerden ve bu androit sürülerini katil
haline getiren derin devletin senaryolarında bulabilirsiniz. Hukuk dışında
devlet inşasına girişen karanlık güçlerin ajandalarında gizlidir. Madımak ve
Başbağlar'ın maskelenmiş katliamların altında gizlenmiş yüzler aynı adrese ait.
Çünkü her ikisinde de 'aynı parmak izi' duruyor.
Sanki yaşamamışız
Sanki Madımak'ta
yakılmamışız gibi, ölümlerimizi hazırlayanların
"Allah adına yak ula yak"
çığlığını
duymamışız gibi, 35 canımız öldürülmemiş gibi, devlet bu katliamı seyretmemiş
gibi, Başbağlar'da kurşunlanmamışız, çocuklarımız yetim kalmamış gibi, Çorum'da
kurşunlanmamışız gibi, Maraş'ta, Gazi'de katliamlara maruz kalmamış, yüzlercesi
ölmemiş gibi, annesiz, babası, evlatsız ve kardeşsiz kalmamışız gibi
davranamayız… Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Seyredemeyiz...
Aksine karanlıkla yüzleşmeyiz.
Türkiye'nin Auschwitzleri
Önceki katliamlarda olduğu gibi, devlet
"geliyorum" diyen Madımak ve Başbağlar katliamını önlemedi, tedbir almadı
ve vahşetleri 'seyretti'. Türkiye'nin Auschwitz'lerini yarattılar.
Siyasi iktidarlar susarak, katliamlarla yüzleşmeden vicdanlarını aklama hakkına
sahip olmayacak. Vicdanlarını aklamak yerine "unutun" diyenler, Madımak
otelinde savunmasız, on iki yaşındaki Koray Kaya'nın diri diri yakılışını sekiz
saat canlı canlı izlemedi mi? Telli Kuran'larıyla birlikte Akarsu'yu,
Suları'yi vahşice yakanların tekbir seslerini duymadı mı? Madımak'ta otuz beş,
Başbağlar'da otuz üç insanın vahşice öldürülmesini seyreden o dönemin ve bu
dönemin devlet erkanı on altı yıldır nasıl rahat uyuyor. İdeolojik duruşlarıyla
yüzleşmiyorlar. Peki, vicdanları da mı yüzleşmeyecek kadar nasırlaşmış? İki
Temmuz'da Madımak oteli önünde, beş Temmuz'da Başbağlar köyünde bu katliamları
lanetlemenin sembolü haline gelmiş karanfili bırakmakta mı zor geliyor?
Mağdurlarının barış ve sevgi dilini
anlamak
Madımak'ta ve Başbağlar'da şehit
aileleri "biz öldürmedik, yakılarak, kurşunlanarak öldürüldük", "hiçbir
anayı, kardeşi ağlatmadık, biz ağladık", "biz kimseye acı çektirmedik, biz acı
çekiyoruz" diye barışın ve sevginin dilini sürekli korudular. Şiddetti
besleyen makro politik söyleme karşı, şiddetten arındırılmış barış ve sevgi
diliyle, toplumsal barışa katkı olsun diye, Başbağlar'a da bir resmi anıt
yapılsın. Türkiye tarihsel ayıplarıyla yüzleşme fırsatı bulması için "Madımak
Müze Olsun." Türkiye'nin aydınları, yazarları, sivil toplum kuruluşları,
sendikaları, meslek odaları ve Türkiye bu talebi savundu. Bir TBMM çatısı
altında kalanlar sahiplenemedi. Bir de ülkeyi derinden yönetenler.
Biraradalık için toplumsal yüzleşme
sağlanmalı
Madımak otelin müze olması ve
Başbağlar'da bir Anıt'ın yapılması, toplumsal birlik ve beraberliği
pekiştirecektir. Çünkü buna dair çokça örnek var. Çağdaş ve demokratik kültür
sahibi toplumlarda nasıl bir tutum alındığına bakarsak bunu görebiliriz.
Örneğin, 6 milyon Yahudi vatandaşının katliamı karşısında, Almanya'da bir
tarihsel yüzleşme 1960'lı yıllardan beri sürüyor. Her yıl, Yahudi katliamında
ölenler anılıyor. Okullarda toplama kampları, katliamlar eleştiriliyor, insan
haklarını savunma bilinci veriliyor.
1993 yılında, Almanya'nın Solingen
kasabasında da beş Türk vatandaşımız kundaklama sonucu vahşice öldürülmesi
karşısında, Alman hükümeti kundaklanan bu mekânı ANIT EV haline getirdi.
Katledilen beş yurttaşımız için beş çınar ağacı dikti. Her yıl hükümet ve
cumhurbaşkanlığı düzeyinde, Solingen katliamı protesto ediliyor. Bunun nedeni
toplumsal gerilime karşı, toplumsal duyarlılığı artırmaktır. "Birlik ve
beraberliği" teşvik etmektir. Tarihsel yüzleşmenin asıl amacı, karanlığın ve
aydınlığın arasındaki farkın ortaya konulmasıdır.
Türkiye'yi zarar görmüş insanlığından
kurtarmak
Madımak ve Başbağlar katliamı insanlık
dışı kıyımdı. Toplumsal belleğimizde derin bir yaralar açmıştır. Türkiye'nin
vicdanında temizlenmesi zorunlu bir utançlardır. Bu katliamların açtığı bu
yarayı, ancak demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, eşitliğe, çok
kültürlülüğe inanan ve sahip olan kesimlerle sarabileceğiz. İki ve beş Temmuz'u
unutmamak, aynı zamanda, gelecekte her bireyin ve toplumsal kesimlerin can ve
mal güvenliğine yönelik tehditleri de engellemek açısından önemlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, insanların
farklı düşünce, inanç ve kültürlerinden dolayı yakılması, ötekileştirilmesi,
ayrımcılığa maruz bırakılmasının insanlık ayıbı olduğunu kabul edip, bunu
önlemek zorundadır. Türkiye'nin bu utançtan ve suçtan biran önce kurtulması
için, Madımak Oteli'nin derhal müze yapılması gerekir. Devlet "oteli
kamulaştıracak param yok" diyemez. Yangında otel maddi zarar görmüştür, ama
Türkiye'nin insanlığı zarar görmüştür. Başbağlar köyünde birkaç evi tamir
etmekle, devlet kendisini aklayamaz. Katliamların 16. yılında Madımak otelinin
müze, Başbağlar köyüne Anıt ev yapılması talebi toplumsallaşmıştır. AKP
hükümetin ve TBMM üyelerinin bu talepleri "ret" etme mazereti
kalmamıştır. Bu tarihsel fırsatı AKP hükümetinin ve TBMM'deki partilerin
ıskalama lüksü yoktur. Çünkü demokratikleşmek ve vicdanları aklamak için bu
şart…
Hüsne ana Koray'ın, Turgut babasını
yolunu bekliyor.
Yaralı yüreklerin sahibi
Başbağlarlıların "33 canımız hunharca kurşunlandı, köyümüzde 30 kadın dul,
yüzlerce çocuk yetim kaldı" feryadı hepimizin vicdanıyla buluşmalıdır.
Madımak otelinde katledilen 12 yaşındaki Koray'ın, annesi Hüsniye ve babası
İsmail'in acısını, Başbağlar'da 1 yaşında babasız kalan Turgut Özdemir'de
yaşıyor. Şimdi 17 yaşındaki Turgut babasının resmine bakarak "babamı kimler
öldürdü" diye soruyor. 16 yıldır Turgut'a ne cevap veren var, nede özür
dileyen devlet. Hüsniye ana'da Koray'ının yolunu gözlüyordu; "Gelir de
bitirir okullarını, büyük adam olur, askere gider, evlenir yaştaşları gibi, o da
karışır kuzularına" diye. On altı yıldır Koray'ın yolunu gözlüyor
Hüsniye ana. Ne Koray geliyor, ne de devlet. 16 yıl geçmesine rağmen, gerçek
katillerin yakalanmaması Turgut'un yüreğindeki acıyla, Koray'ın annesinin ve
babası İsmail'in acısını artırarak ortaklaştırıyor.
16 yıldır katliam yerlerine gelen ve
hatırlayan devlet yok. Madımak halen yanıyor. Tıpkı Başbağlar köyü gibi. İşte bu
nedenle "kaşımaya ne hacet var" diyenlere; saygınlık unutturmak
isteyenlere değil, hatırlatanlaradır.