İşler tıkırında, ekonomi iyi… O zaman
hayırlı olsun… Borç, ekonomi ve tüketim üzerine…
Geçtiğimiz ay bir pazar akşamı haberlere göz atmak amacı ile
çeşitli kanallar arasında dolaşıyordum. Özel bir kanalın ana haber bülteninde
yer alan bir haber, aslında yeni bir şey söylememesine rağmen, dikkatimi çekti.
Haber, gerçek kişilerin kredi kartı ve tüketici kredisi borçları ile insanların
nakit para bulmakta yaşadığı sıkıntılar ile ilgili… Daha doğrusu, insanlarımızın
içinde bulunduğu borç batağı ile…
"Olmaz olaydı!" diyor bir vatandaş kredi kartları ile ilgili
olarak…
"Sıcak para batağındayız" diyor bir başkası…
"Borcu borçla ödüyoruz" diyor haberin kendisi…
İnsanların nasıl yöntemler geliştirdiği anlatılıyor haberde…
Borç ödemek için, bir kredi kartından para çekerek bir diğerinin
borcunu kapatmak, en çok uygulananı ve bilineni herhalde…
Nakit yaratmak içinse aşağıdaki yöntemler sıklıkla
başvurulanlar;
Kredi kartı ile beyaz eşya alınarak, alınan beyaz eşyanın daha
düşük bir fiyata satılması…
Kredi kartı ile altın alınarak (elbette komisyonu ödenerek),
alınan altının satılması…
Her ikisi de bataklık aslında…
…ve aklımıza gelmeyecek daha neler yapılıyor acaba?..
¨¨¨
Geçtiğimiz günlerde
ilginç bir bilgi edindim: Bazı işverenler, personelinin içinde bulunduğu borç
yükünün (özellikle kredi kartı borçları) yarattığı olumsuzluğun, iş ve özel
hayatlarına yansıyor olması nedeniyle, bu borçları kapatarak takside bağlıyor ve
eşit tutarlar halinde maaşlarından kesiyorlar. Aksi takdirde verimliliğin
azaldığını belirtiyorlar.
Bu noktada biraz da
rakamlar konuşsun: 7 Aralık itibariyle tüketici kredileri toplamı 63.943 milyon
YTL… 36.052,5 milyon YTL'lik kısmı konut ve taşıt kredileri… Kredi kartı
borçlarının toplamı ise 25.552,2 milyon YTL…
Kredi kartı ve
tüketici kredisi borçlarının son bilmem kaç yılda kaç kat arttığını, takibe
geçilen kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının kaça katlandığını söylemenin
artık ne kadar anlamı var bilmiyorum. Zaten sürekli olarak bir yerlerde
yayımlanıyor.
Ancak, 13 Ocak 2008
tarihli gazetelerin birinde, "40 milyon yiğidin borcu var" başlıklı bir haberde
ATO'nun, "Kamçıya Doymayan Yiğitler Raporu"na yer veriliyordu. Rakamlar dikkat
çekici… Özellikle bugünümüzün neşesi, geleceğimizin umudu gençlerimiz ile ilgili
bölümler beni çok rahatsız etti. Gencecik evlatlarımızı, zaten binbir zorlukla
hayat mücadelesi veren kardeşlerimizi, fazladan ne türlü zorluklara mahkum
ettiğimizi gösteren bu rakamlar, belki de raporun en iç acıtan bölümü… Daha da
kötüsü, bunlar bazıları için sadece birer rakam, ancak bir çokları için hayatın
acımasız, zalim yüzü…
Raporda, Yurt-Kur'un verilerine göre, 2007-2008 öğrenim
yılında toplam 567 bin 591 öğrencinin yüksek öğrenim kredisi kullandığı, bu
öğrencilerin her birinin öğrenim süreleri boyunca devlete 8-10 bin YTL arasında
borçlandıkları için hayata daha öğrencilikte borçlu başladıkları, önceki
yıllarda üniversiteyi bitiren ancak iş bulamayıp gelir elde edemedikleri için
borcunu zamanında ödeyemeyen 610 bin 715 kişinin de, toplam 260 milyon YTL
borçlarından dolayı icra tehdidiyle karşı karşıya oldukları, mezun olduğu halde
borcunu ödeyebilecek kazancı sağlayamayan 25 bin 206 öğrencinin ise Kredi ve
Yurtlar Kurumu'na başvurarak borcunun ödeme süresini bir yıl ertelettiği ve
Yüksek Öğrenim Kredisi nedeniyle toplam 1 milyon 204 bin gencin devlete borçlu
olduğu belirtiliyor.
Ailelerin % 45'inin
bankalara borçlu olduğu, diğer ülkelerde ödeme aracı olarak kullanılan kredi
kartlarının Türkiye'de borçlanma aracı olarak kullanıldığı, 26 milyon 949 bin
kredi kartı müşterisinden yaklaşık 12 milyonunun kredi kartı borçlarını son
ödeme günlerinde tümüyle ödeyemeyip borç bıraktıkları belirtilen raporda ayrıca,
vatandaşların, kredi kartı harcamaları nedeniyle yüklendiği borç miktarının 26.9
milyar YTL olduğu ve bunun 10.9 milyar YTL'sini de taksitli alışverişlerden
kaynaklanan borçların meydana getirdiği ifade ediliyor.
¨¨¨
Taksitli alışveriş
demişken…
Her ne kadar
veriler kişi başına gelirin arttığını söylese de, gelir dağılımındaki korkunç
adaletsizlikten dolayı bu artışın toplumun tüm kesimlerine, daha doğrusu önemli
bir bölümüne yansımadığı bilinen bir gerçek… Diğer taraftan, kişi başına gelirin
hesaplanmasında kur hareketlerinin yarattığı etki ve diğer tartışmalar üzerinde
hiç durmuyorum.
Ancak yukarıdaki
bütün bu verileri birarada düşününce, insanın, daha doğrusu insan olanın aklına
bir şey takılması gerekiyor: Zaten bu kadar yoksul ve borçlu olan bir toplumda,
batı tarzı bu tüketim çılgınlığı nedir?
Reklamlar, medya,
iktidar, iş dünyası, her nereye bakarsanız bakın, tüketimin yüceltildiğini,
hatta tüketime tapıldığını görüyorsunuz. Alışveriş merkezleri yeni dünya
düzeninin tapınakları haline gelmiş. Haftasonları alışveriş merkezlerinin
yanlarına yaklaşamıyor, park yerlerine yarım saatte giremiyorsunuz! İnsanlar
akın akın bu büyülü, rengarenk merkezlere koşuyorlar, adeta tavaf etmeye…
Artık yepyeni
kurallar, yepyeni kabuller var.
Tüketmiyorsanız
yoksunuz!
Tükettiğiniz kadar
insansınız!
Ancak tükettiğiniz
kadar saygı göreceksiniz, daha fazlasını değil!
Kendinizi kötü
hissediyorsanız, bu durumdan kurtulmanın en kolay yolu alışveriş yapmak, yani
tüketmek!
Siz daha iyisine
layıksınız, o halde tüketin!
Başkaları alırken
siz sadece bakmakla mı yetineceksiniz?! Sizin neyiniz eksik, doğru en yakın
alışveriş merkezine gitmeniz gerekiyor! Artık eminim, mahallenizde bile bir tane
mutlaka vardır.
Ne?! Yoksa
alışveriş yapamıyor musunuz?
Alacak paranız mı
yok?!
Kredi kartları,
tüketici kredileri ne güne duruyor? Kendinize haksızlık etmeyin, bol bol
tüketin!
Bu siz varlık
nedeniniz!
Var olma savaşınız!
Oldukça zor şartlar
altında hayatını idame ettirmeye çalışırken, her gün sokakta, gazetelerde,
televizyonlarda gözüne sokulan şatafatlı hayatların etkisiyle sarhoşa dönmüş, o
hayatı yaşayabilmek için yanıp tutuşan, iradesi zayıf (olmasa bile zaafları
sürekli saldırı altında) insanların oluşturduğu bu borç toplumundan gurur
duyuyor mu büyüklerimiz?
Yoksa, borç
gerçekten yiğidin kamçısı mı?
Ya da kamçı denen bu
şey kadar iyi bir şey mi?
O halde neden
milyonlarca orta halli fakir fukaranın sırtında şaklayıp duruyor sadece, derin
yaralarını yalnızca bu sırtlarda açıyor?
Bu yiğitlikten neden sadece fakir fukara pay alıyor?
Yoksa kamçı denen
bu şey bazılarına yiğitlik verirken, bazılarına sadece acı mı veriyor?
İşler tıkırında, ekonomi iyi… O zaman
hayırlı olsun… Borç, ekonomi ve tüketim üzerine… (2)
Önceki yazımda, "Biraz da rakamlar konuşsun" demekle
birlikte, rakam vermenin çok fazla bir anlam ifade etmediğini de düşünüyorum
zaman zaman... Ancak yine de birtakım verileri paylaşmanın en azından
hatırlatmak adına gerekli olduğuna inanıyorum.
İç ve dış borç stoklarında görülen artış…
2002 yıl sonu
itibariyle 149.870 milyon YTL olan iç borç stoğu Ekim 2007 itibariyle 257.488
milyon YTL olarak gerçekleşti.
2002 yıl sonu
itibariyle 129.719 milyon ABD Doları olan dış borç stoğu ise 2007 Haziran
itibariyle 226.353 milyon ABD Doları'na ulaştı. Bu rakamın 72.351 milyon ABD
Doları kamuya, 138.518 milyon ABD Doları özel sektöre ve 15.484 milyon ABD
Doları T.C.M.B.'ye ait… 2002 yıl sonu itibariyle dış borç stok rakamı içerisinde
özel sektörün payı 43.182 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiş.
Enflasyon hedefinde yaşanan sapma(lar)…
2007 yılı için
yıllık % 4 olarak hedeflenen TÜFE rakamının % 8,39 olarak gerçekleşti. Gıda ve
alkolsüz içecekler (%12,03) ile konut (%11,48) artışın yüksek olduğu harcama
gruplarından...
Dış ticaret açığı ve cari açıkta yaşanan
yükseliş…
2006 yılının
Ocak-Kasım döneminde 49.597 milyon ABD Doları olan dış ticaret açığı 2007
yılının aynı döneminde 56.338 milyon ABD Doları olarak gerçekleşti.
2006 yılının
Ocak-Ekim döneminde 26.768 milyon ABD Doları olan cari açık 2007 yılının aynı
döneminde 29.065 milyon ABD Doları olarak açıklandı.
Büyümede yavaşlama, sektörel olarak
gerileme…
|
Sektör |
2006/09 |
2007/09 |
|
Tarım |
- 1,2 |
- 5,6 |
|
Sanayi |
7,3 |
5,0 |
|
İnşaat |
20,1 |
11,5 |
|
Ticaret |
5,9 |
3,4 |
|
Ulaştırma |
3,0 |
4,4 |
|
GSYİH |
5,6 |
3,8 |
|
GSMH |
5,7 |
4,0 |
Borç ödeme gücü ile
ilgili olarak baktığımızda karşımıza çıkan karşılıksız çek ve protestolu senet
adet ve tutarlarındaki yükseliş ise endişe verici…
İşsizlikte durum
nasıl, bir azalma var mı?
Buna da cevabımız,
hayır...
¨¨¨
Bütün bu verilere
rağmen "ekonomi şaha kalktı" tablosu nasıl ortaya çıkıyor?
Türkiye 2001 yılında, o zamana kadar İMF ile birlikte
yürüttüğü ekonomi politikaları ile, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden
birini yaşadı. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Sezer'in MGK'da fırlattığı Anayasa
kitapçığı da bunun kılıfı olarak pazarlandı. Bu iddia en hafifinden saçmadır. 80
sonrası uygulanan ekonomi politikalarını, oluşturulan iç ve dış borcu, cari
açıkları, devletten hortumlanan on milyarlarca doları, işsizliği, gelir
dağılımdaki bozukluğu, hayali ihracatları yok sayıp, 20 yılın birikimi olan bir
krizi böyle bir olaya indirgemek ise, basitçe söyleyeyim, cehalettir.
2001 krizinin
ardından Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ciddi ekonomik küçülmelerinden birini
yaşamıştır.
Esas olan konu,
sonrasında ne olduğudur?
Böylesine derin bir
ekonomik krizden ve dibe vurmadan sonra bir sıçrama olacağı kesindi.
Bu, hisse
senedi piyasaları için de geçerli bir kural… Türkiye gibi bir ülkenin ekonomisi,
bu kadar önemli bir küçülmenin ardından zaten daha fazla küçülemezdi.
İşin adını açık bir
biçimde ortaya koymak gerekiyor: Mevcut hükümet, kriz döneminin koalisyon
hükümeti tarafından ekonominin başınan atanan Kemal Derviş'in İMF ile yaptığı
ekonomik programı devam ettirmiş, ekonomi politikasını Kemal Derviş zamanında
İMF ile imzalanan stand-by anlaşmaları doğrultusunda yürütmüştür.
Türkiye, son 5 yıl
içerisinde, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir sıcak para girişine sahne
olmuştur. Mevcut hükümetin en büyük başarısı budur.
Bu nasıl oldu?
Türkiye
özelleştirme adı altında çok büyük ekonomik değerlerini elden çıkardı. Tüpraş,
Türk Telekom, Erdemir başta olmak üzere çok sayıda kamu kuruluşu satıldı.
Petkim'in satışı süreci yargıda beklemede… Bankacılık, sigorta, perakende
sektörleri önemli ölçüde yabancı sermayeye geçti.
Borsada işlem gören
hisse senetlerinin aşağı yukarı % 70'lik bir bölümü, devlet tahvili ve hazine
bonolarının % 20-25'lik bir bölümü yabancıların elinde…
Yani anlaşılacağı
üzere yılların emeği ile oluşturulan ve büyütülen kuruluşlar, bankalar, sigorta
şirketleri, hizmet veren ve üretim yapan şirketler, en güzel sahillerimiz bir
bir elden çıkarılıyor. Akarsuların bile özelleştirilmesi konuşuluyor ve akla
hayale gelmeyecek özelleştirme fikirlerine her geçen gün bir yenisi ekleniyor.
Diğer taraftan,
sıcak paranın kaçmaması için, benzer bir çok ülkeyle kıyaslanamayacak kadar
yüksek oranlarda faiz veriliyor. Bu faizler ödendi ve ödenmeye devam ediyor.
Peki bunca yükü kim
sırtlıyor, kim giriyor bu yükün altına?
Sırtında kamçı izi
olanlara bakın, nasıl mı anlayacaksınız? O izler dışardan da anlaşılır,
yüzlerinden, duruşlarından, bakışlarından… Onların sırtlarındaki yara izleri
yüzlerinde de yansımasını bulmuştur.
Bu kadar çok yiğidi
olmasa, bu kadar çok borcu olur muydu bu milletin, bu ülkenin…
Büyüklerimiz ne
diyor:
Borçlar leblebi,
çekirdek.
Biz de ekleyelim
öyleyse:
Ülke baklava,
börek.