|
Y. Ateş Yazaroğlu
"AK Parti'nin yine yanında yer almak zarureti, hiçbir zaman bu kadar can sıkıcı olmamıştı."
İmza: Perihan Mağden
***
"AK Parti'yi AKLAMA, PAKLAMA, demokrasiyle MAYALAMA sürecinin sonunda, partinin maya tutmayışına, olayın tramvay kalışına AHLAMA ve VAHLAMAlar ne ola ki?!" dememize kalmadı, derinliklerin şeffffaf mı şeffaffff, ennnn demokrat, pek özgürlükçü, bol kapak olsuncu yazarı, yukarıdaki cümlesi ile zihinsel zayıflığını taçlandırdı, hatta üzerine 1 DE tüy dikti!
***
Bu üslupla yazmaya çalışmak bile yorucu, daha doğrusu boğucu… Yukarıdaki paragrafı şaka olsun diye yazmadım, konuştuğumuz dilin bu kadar kötü kullanımından, bu kadar bozuk bir üsluptan ve çoğu zaman hakarete vardırılan cümlelerinden samimi olarak rahatsız olduğum için yazdım. Gerçekten çok zor bir yazım tarzı…
***
Neyse biz konumuza gelelim…
"AK Parti'nin yine yanında yer almak zarureti" ne demek?
Kendince antidemokratik ve hatta tehlikeli bulduğun (Haklı gerekçeler de mevcuttur, ama hepsi değildir) bir yapıya karşı olmak adına diğer bir antidemokratik, tehlikeli yapıya yanaşmak mecburiyeti mi var?
DTP'nin kapatılma talebi ile ilgili olarak hükümet kanadından yapılan şahin açıklamaların sesi henüz kulaklarımızda çınlarken, benzeri bir dava ile karşılaştığında tam anlamı ile U-dönüşü yaparak birden demokrasi havarisi kesilen bir yapıya yaranma isteği neden?
Hele daha üç vakit önce köşesinde;
"Hakikaten her zaman, her şeyi karşılaştırırım. Diyelim, bana açtığınız BU manevi tazminat davası beni şöyle bir karşılaştırma yapmaya sevk etti. Görevlendirin elemanlarınızı, arşivlerde baktırın. Bu satırların yazarı Denktaş üstüne, Baykal üstüne, Ecevit üstüne, Demirel üstüne, Mesut Yılmaz üstüne, Bahçeli üstüne inanılmaz ağır laflar yazdı. Bana kalırsa ağır ve yoğun eleştiri, size kalırsa (izafidir böyle kavramlar zira) hakaretin daniskası sayılacak NİCE NİCE NİCE (3 kere) laflar etti. Bu politikacıların HİÇBİRİ ama hiçbiri beni mahkemeye vermedi. İsmail Türüt verdi, 'Ozan' Arif verdi, Genelkurmay verdi, Başsavcılık verdi, Alıngan Hemşireler verdi; ama HİÇBİR Türk Siyasetçisi, bu (anlaşılan) Sakıncalı Yazar'ı mahkemeye vermedi. Burdan NE netice mi çıkartıyorum? Tüm o siyasetçilerde demokrasi nosyonunun; fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü kavramlarının çok daha gelişmiş olduğu, Hakiki Demokrasi'ye bir gün geçecek isek, bunun pek mühim olduğu sonucunu çıkartıyorum. Bunun (mahkemeleme düşkünlüğünüzün yani) ister 'sembolik', ister 'âleni' müthiş bir ehemmiyeti olduğu, kanaatini taşıyorum."
diyerek, Başbakan'ın demokrasi nosyonunun; fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü kavramlarının diğer tüm o siyasetçilerden daha geri kaldığını ilân eden, aynı kişi değil mi?
Yazıların gelişimine bakıyorum, sadece üzüntü verici…
İlk olarak seçim öncesi ve sonrası iktidar tezahüratları, iktidar partisini demokratlaştırma çabaları, takiben muhalefet partisine "kapak olsun"lar, "halkın tokadı", "halk darbesi" çığlıkları; sonrasında davaya muhatap olmalar neticesinde hayal kırıklıkları, ağlamaklı haller, "paranı da cebimden vereyim"ler ve son olarak, şimdilik demek lazım, " iktidarın yine yanında yer almak zaruret"leri…
Bu nasıl bir zihinsel git-gel, bu nasıl bir ruhsal çalkantı?
Tüm bunların basit bir kaç nedeni var, nerede durduğunu bilememek, düşüncenin temellerinin sağlam olmaması…
***
Gelelim kapatma davalarına…
Evet, hiç tereddütsüz söylüyorum, demokrasilerde parti kapatılmamalı!
Ancak ülkeyi kendi zihniyeti çerçevesinde yeniden şekillendirmeye çalışan iktidarlara karşı ne yapalım? Bu, sadece bugünün konusu değil, yarın, daha farklı düşünceleri temsil eden partiler iktidara gelecek, herkes kendisine göre bir düzenlemeye girişirse ne yapılacak?
"Efendim, şiddet yoksa, söylem düzeyinde kalıyorsa, yasak olmasın, kapatma olmasın" demek ucuz demokratlık sadece…
Bugün itibariyle şiddetten uzak, ancak sonu şiddete varacak o kadar çok söylem ve uygulama var ki… Bunu anlamak için sadece saf olmamak yeterli…
Ayrıca AB üyesi ülkelerin temsilcilerinin bir çoğunun söylemleri de gerçekten anlamsız… Avusturya'daki seçim sonuçlarına Avrupa'nın müdahalesini hepimiz gördük, yaşadık. Avrupa'nın hassasiyetleri ve tehdit algılamaları o doğrultuda olabilir, ama her ülkenin de kendine göre hassasiyetleri ve tehdit algılamaları olacaktır.
Türkiye'nin yaşadığı tehdit gayet açık... Kadrolaşma ortada... "Ulemaya danışma", "maktulün yakınlarına katili affetme yetkisi tanıma", "başa takılan türbanla, giyilen donu bir tutma", "ihalelere başörtüsü kriteri getirme" söylemlerinin birbirine karıştığı bu ortamda her şey bulandırılmaya çalışılmakta... Aslında durum gayet net!
Demokrasi adı altında insanları belirli bir yöne kanalize eden "tehditler" ve "teşvikler" de mevcut… Bunların en tepesine ekonomik kaygıları, geçim derdini koyabiliriz. Ekonomi, tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanmakta, "piyasalar" ile birlikte büyük bir tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır.
İktidarın ağzında kaç zamandır süre gelen "siz", "biz" söylemleri artık takip edilemez hale geldi. "Biz, sizin çıplak kadın resimleri basmanıza karışıyor muyuz" söyleminin Türkçesi, "Hedefe vardığımıza kesin olarak kanaât getirdiğimizde size yapacağımızı biliriz"den başka bir şey değildir.
Ayrıca burada bir suçlama var: Laik kesim çıplak kadın resmi seven, ahlaksız insanlar olarak itham ediliyor, damgalanıyor, şimdilik bu şekilde dile getirilmiyor, o kadar… Onun da zamanı gelecektir.
Ayrıca karışılmayarak lütufta bulunuluyor, bu da unutulmamalı, minnet duyulmalı!
Tekrar soruyorum, medeniyete dair birtakım standarları korumak için nasıl önlemler alınmalı?
Yasama ve yürütmeyi elinde bulunduran zihniyet, hele bir de bugünkü gibi Cumhurbaşkanlığı makamına da sahipse, nasıl kontrol edilecek? Her şey sınırsız mı olacak? Bu güçlere sahip olanlar her dilediklerini yapabilecekler mi?
Bu konular üzerine tartışma var mı?
Yok!
Ne o, demokrasi var!
Halk isterse şeriat da gelecek, irtica da gelecek!
Evet! Gelecek!
O zaman içini doldurmadan demokrasiyi savunanlar ne yapacak, bazıları Londra'ya, bazıları Brüksel'e yerleşecek!
Ne âlâ!
Y. Ateş Yazaroğlu
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|