Hem doğaya saygılı bir çevreci,
hem milliyetçi, hem insan hakları savunucusu, aynı zamanda da milliyetçi,
hem hayvan hakları savunucusu hem de milliyetçi ve de hem kendini solda
tanımlayıp, hem de 'ulusalcı' ya da 'milliyetçi' nasıl olunur çok merak
ederim hep. Peki ya, hem Kemalist hem solcu?.. "Yahu olur işte, çok
kurcalama, burası Türkiye..." diyorsanız ve her şeyi 'içinden çıkılmaz'
yapmaya kararlı iseniz o ayrı tabii. Yukarıda saydıklarım daha da
genişletilebilir. Ama şurası kesin ki; saydıklarımın olmazsa olmazı
asgarisinden tüm meselelere bir dünyalı" gözüyle, uluslar üstünden
bakabilmektir.
5 Nisan'da "Kaz Dağları"nın talan edilmesine ve
"Siyanür liçi yöntemiyle altın aranmasına" karşı Çanakkale'de
düzenlenen mitingten yansıyan manzaralar 'ilginç' bir duruma işaret ediyordu
. Hele katılımcıların; "sürekli çalınan '10.yıl marşı', seçilen
sloganlar, bayraklar ile kendimi adeta 'Cumhuriyet mitingi'ne gelmiş
gibi hissettim" şeklindeki gözlemleri, 'dünya yalnız bizim değil'
diyen bir 'hak savunucusu' olarak yaşam savunucularının mücadelesini
zayıflatma eğilimi taşıyan bu yanlışa vurgu yapmamı gerekli kıldı. O nedenle
anımsamakta fayda var: "Dil farkı bilmeyiz, din
farkı bilmeyiz, sanki doğduk bir anadan. Yurdumuz bütün cihandır bizim..."
* * *
"Yurdumuz bütün cihandır bizim";
eskiden solcuların dilinden düşürmediği marşın dizelerinden biri aslında. O
zaman, yüksek sesle sık sık söylenip de belki anlamı yeni yeni bilince çıkan
bir kavram... Bu kavramdan söz etmişken geçen hafta yaşadığım -kendimce
duygu yüklü bir anı- sizlerle paylaşmadan geçmeyeyim istiyorum.
Belge Yayınları'nın yönetmeni Ragıp Zarakolu'nun,
George Jerjian'ın "Gerçek Bizi Özgür Kılacak" adlı kitabını
yayınladığı gerekçesiyle TCY. 301'den yargılandığı İstanbul 2. Asliye Ceza
Mahkemesi'ndeki duruşmasına gittim. Duyarlılık gösterip, Ragıp'la dayanışmak
ve TCY.301'e tepki vermek için duruşmada hazır bulunanlarla yakındaki
mekanlardan birinde biraz söyleşip çaylarımızı, kahvelerimizi yudumladık.
Ardından da hemen yakındaki Belge Yayınları'na uğradık. Yer gök
kitap. Oldum olası kitaplarla çevrelenmiş olmaktan hep haz almışımdır, içim
ısınmıştır. Ama, bu kez yukarıdaki dizelerin tam hakkını veren bir kültür
ortamıyla iç içe bulunca kendimi daha bir hoş oldum. İlk gençlik yıllarımın
en temiz ve en coşkulu duyguları ile yaşadığımız toprakları, coğrafyayı ve
tüm dünyayı özgür kılma mücadelesine atıldığımız günleri anımsadım. Nasıl
bir dünya, nasıl bir Türkiye istemiştik? Üzerinde yaşadığımız topraklarda ne
acılar, ne parçalanmışlıklar, ne sürgünler, ne mübadeleler, ne kıyımlar
yaşanmıştı? Bu topraklar üzerinde filizlenmiş, serpilmiş kültürlere,
halklara ne olmuştu, nasıl olmuştu? Belge Yayınları'nın tam bir
kültür mozaiği oluşturan birbirinden değerli kitaplarını karıştırırken hep
bunlar geçti aklımdan.
YORGO ANDREADİS
Kitaplara göz gezdirirken içimde yaşadığım bu duygu
fırtınası arasında, gözüm birden, Türkiye'nin "İstenmeyen Adam" ilan
ettiği Yorgo Andreadis üzerine derlenmiş bir kitaba ilişti. Hâlâ
yasaklı imiş Türkiye'ye girişi. 1936 yılında Selanik'in göçmen mahallesinde
doğmuş Andreadis. Ailesi Trabzon'dan göçmüş. Ömrünü Türkiye ve Yunanistan
arasında bir köprü oluşturmaya adamış. 1993 yılında "Tamama" adlı
kitabı nedeniyle "Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü"nü almış.
Yazar, halen Anadolu tarihinin en büyük alt üst oluşlarının tarihinden
tanıklıkları genç kuşaklara aktarıyor. Gel gör ki, 1998 yılında İstanbul'a
giriş yapmak için geldiği Atatürk Havalimanı kapısından eline "sınır
dışı" edildiğini gösterir bir belge tutuşturulduğundan beri, yapılan
hiçbir başvuru bu yasağın kaldırılmasını sağlayamamış. Yükselen bir
milliyetçi dalga girişini yasaklamış ama henüz kimse kaldıramıyor bu
yasağı. Ne acı. Kitapta Yorgo şöyle diyor: "Şimdi ben Türkiye'ye
gelemediğime göre sizin gelmeniz gerekiyor buraya. Kapım Anadolu'dan,
Türkiye'den gelen herkese açık. Ama gelirken sakın saçlarınızı yıkamayın,
Anadolu'nun havasını koklayabilmem ve içime çekebilmem için..."