|
Yalçın Ergündoğan'ın son makalesi:
Hiçbir şey tartışılamıyor. Ortalığı yine toz duman kapladı. “Toplumsal mutabakat belgemiz” olması gereken Anayasa’nın tümü nihayet değiştiriliyor, yeniden yazılıyor. Ama mutabık olduklarımızı da, mutabık olmadıklarımızı da, ne bireyler ne toplumsal kesimler olarak ifade edemiyoruz. Belli ki bu süreç boğulmak isteniyor. Konumlarını, iktidarlarını kaybetme korkusu içine giren ‘sivil’ ve ‘askeri’ bürokrasi açıkça direniyor. Genel seçimlerde ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde olduğu gibi... * * * Seçimlerden önce “korkularla” toplumu şekillendirme çabalarının ne sonuç verdiğini hep birlikte gördük, yaşadık. Geçen hafta bu köşede yayınlanan “Örtme aracı” başlıklı yazımda vurgulamıştım: “Yürüttükleri “taktik söylem” seçimlerde AKP’ye “oy patlaması” yaşattı. Toplum önüne çıkıp -ne toplumun tümünden, ne de kendilerine kanmış kesimlerden- bir “özür” bile dilemediler..”diye. Hak ve özgürlüklerin genişlemesinin ve demokratikleşmenin önüne geçmek için, bugün de başvurdukları şey yine “korku”... “Türban” ve “Şeriat gelir” korkusu. 12 Eylül 1980’den önce aynı çevrelerin kullandıkları, “komünizm gelir” umacısı, şimdilerde etkisini yitirdiğinden Kimisi “İran”a, kimisi de “Malezya”ya benzeyeceğimizden dem vuruyor. ‘Bölünme’ korkusu ‘sopası’ ise her daim hazırda. Korkular üzerinden bir toplumu baskı altında tutmak, boyun eğdirmek ne denli mümkün?.. * * * Bir Güney Asya ülkesi olan ve 1948 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanan ve 45 yıldır (1962'den beri) askeri rejim altında ‘demir yumrukla’ yönetilen Myanmar’a bir bakın... Bu ülkede 1990'da bir genel seçim yapılmış ve Aung San Suu Kyi'nin demokrasi yanlısı partisi ezici çoğunlukla seçimi kazanmış. Kazanmış ama, askerler yönetimi devretmemişler. Myanmar'da (Burma) faşist askeri cuntaya karşı bir hafta önce Budist rahiplerin öncülüğünde başlayan gösteriler, cuntacı generallerin müdahale tehditlerine rağmen toplumun diğer kesimlerinin katılımıyla sürüyor. Askeri yönetim ülkenin adı henüz "Burma" iken, 1988'de benzer bir protesto rüzgârını 3 binden fazla insanı katlederek bastırmış olmasına rağmen hem de.... * * * Bunu niye anlatıyorum? Birincisi, toplumların diktatörlüklere, silahlı bürokrasilerin yönetimlere ‘el koyma’ girişimlerine karşı direnişlerine, hak ve özgürlük arayışlarına yeni bir halka eklendiği için. İkincisi ve en acısı da, son günlerde internet üzerinden dolaştırılmakta olan bir fotoğrafın çağrıştırdıklarını paylaşmak için... Evet, Türkiye’de aslında olmayan “laikliği” varmış gibi gösteren ve olmayan şeyi ‘mevcut haliyle’ korumak isteyen bu çevrelerin içler acısı durumunu ve sığındıkları şeyi çok iyi belgeliyor bu 'psikolojik savaş' fotoğrafı. Sığınılan şey, eski İran Şahı’nın fotoğrafları. Evet, yanlış okumadınız. “İran’a benzeriz” korkusunu yayma aracı olarak kullanılan fotoğraf İran Şahı’nın kravatlı takım elbiseli Hükümet üyeleri ile çektirilmiş fotoğrafı. Peşinden de bugünkü İran’ın yöneticisi mollaların fotoğrafı boy gösteriyor hemen. Yani size, bir kıyaslama imkanı sunuyorlar! "Öbürü ne güzeldi, bunlar nasıl" demeye getiriyorlar... * * * Ne acı. Toplumsal belleğin bu denli zayıflamış olması ve bu zayıflamadan medet umulması... Neden kimse eski İran rejiminden söz etmiyor. “Vahiy” gelmiş gibi Malezya’ya üşüşen ana akım medya temsilcileri, neden Şah döneminden, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki maşası olan o zamanki İran’dan söz etmiyor? Kendisini solda ifade edenlerimizden bazıları bile, zaman zaman İran’da Şah despotizmine karşı, tüm ilerici, sosyalist güçlerle birlikte mücadele eden dincilerin, sonradan nasıl iktidarı tek başına ele geçirdiklerinden ve komünistleri tasfiye ettiğinden söz ediyorlar da, toplumun şu silinen hafızasını tazelemek için, Şah dönemini anımsatma gereğini hissetmiyorlar? Ya, 1956'da Şah Rıza Pehlevi’nin CIA desteğiyle kurdurduğu gizli polis örgütü SAVAK’tan neden hiç söz etmiyor ‘laik’lerimiz? İşkencehanelerden, öldürülen, sakat bırakılan, dünyanın en vahşi, akıl almaz işkencelerinin uygulandığı Şah dönemi İran’ından? Halkın gizli polis teşkilatı SAVAK'ın işlediği korkunç cinayet ve işkencelere (kim tarafından olursa olsun) bir an önce son verilmesini istemesinden. Şah Rıza Pehlevi’nin 37 yıllık iktidar döneminde bir milyona yakın İranlının geçici olarak ya da uzun süreli tutuklandığından. Onbinlerce muhalif ya da ‘şüpheli kişi’nin ‘özel’ mahkemelerde yargılanması, binlercesinin de yakalanarak derhal öldürüldükleri ya da işkence sonunda hayatlarını kaybettiklerinden?? ‘Myanmar’ örneği çok taze. Askeri faşist rejime karşı son kalkışmanın başını Budist rahipler çekiyor. Ama toplumun askeri diktatörlük karşıtı tüm siyasi hareketleri bu ayaklanmanın içinde yer alıyor. Myanmar’da da dünyanın herhangi bir başka ülkesinde de “demir yumruk”lu faşist yönetimlere karşı kim varsa, onunla mücadele etmenin dışında başkaca bir yol yok zaten. * * * Şah dönemi İranı’ndan “modern (!) kıyafetli” hükümet üyelerinin fotoğraflarıyla, bugünkü Mollalar rejimi temsilcilerinin karşılaştırmalı fotoğraflarını e-posta adreslerimize gönderenler bilmeliler ki, özgürlükleri kısmak için yaymak istedikleri “korku”, dillerinin altındaki “demokrasi olmasa da olur” söylemini artık çok açık biçimde ortaya seriyor... Yalçın Ergündoğan
Bu habere henüz yorum yazılmamış...
|