Milli Voleybolcu Tesettüre Girdi Gazeteler
                                            Artık bir şeyler değişiyor...  
 
 

Çok Okunanlar
Devamını Oku Hristiyan Suyumuzu Kirletmesin!
Devamını Oku soL: Özkan'ın Televizyon Solculuğu Bitti
Devamını Oku Gül'e Şovalye Nişanı
Devamını Oku TRT'nin "Yayıncılık Başarısı"
Devamını Oku Ayşe Arman Feci Yüklendi

Son Yorumlananlar
Devamını Oku Ülkücüler Üniversite Şenliğine Saldırdı
Devamını Oku Erdoğan'a Adana Şoku
Devamını Oku Kanaltürk Çalışanından Mektup Var
Devamını Oku Hristiyan Suyumuzu Kirletmesin!
Devamını Oku Einstein'dan Din Karşıtı Görüşler

ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı
Şifre

Üye Olayım

Şifremi Unuttum

Sitemiz
Mozilla Firefox
Internet Explorer
Opera
Safari
ile test edilmiştir.



RSS / XML
RSS / XML
EkleBunu RSS Ekle Butonu
Anasayfa> Yorum/Analiz> Biraz Cesaret
 Biraz Cesaret

Biraz Cesaret
Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat'tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme...




Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat'tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme gayretinde olanların dahi, bir biçimde doğal yollarla olmasa bile, kendi dışında gelişen süreçlerin baskısı ile toplumu hiçe sayan davranışlardan vazgeçeceğini bekliyordum. Heyhat!

Üzerinden on yıl gibi kısmen kısa, kısmen de uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yine aynı heveskârlar, ellerinde artık olmayan balyozu tekrar indirmek için fırsat gözlediklerini, en ufak bir fırsatı dahi kaçırmaya tahammüllerinin olmadığı izlenimini uyandırmakta bir beis görmediler. Doğrusu bundan da pek utandıkları yok. Onların en bariz özelliği, utanmama olsa gerek: Bir gün savaş tamtamları çalıyorlar; bir gün "başörtüsü"ne özgürlük getirme iddiasında olan yasal düzenlemeyi "kaos"la özdeşleştirerek manşetlerine çıkarıyorlar; bir gün de hâlihazırda varolan baskıları azaltmak veya en azından onu konuşmak yerine, muhtemel baskıları "mahalle baskısı" gibi korkuya dönük yeni baskı ihtimalleri ile toplumu tekrardan yeni bir "korkular simülasyonu" ile terbiye etme aymazlığından bir an bile geri durmama cesaretini kendilerinde fazlasıyla bulabiliyorlar. Ne cesaret! Bunun karşısında olan yetkili kesim ise, kendileri korkmasa bile toplumun korkabileceğini ihtimal dahiline sokarak, aslında tam da onların isteklerine uygun davranmış olmuyorlar mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin artık bir omurgaya sahip olmaya yatkınlaştığı şu dönemde, içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirecek kim olsa, milletin haddini bildirme olgunluğuna nihayet geldiğini bilmeleri gerek. Dahası, milletin verdiği temsil yeteneğini bihakkın kullanamayacak hükümeti de bundan başkası beklemiyor.


Türk Tarihini yeniden gözden geçirmeli

Kendimizi eğer gerçekten Türk tarihinin içinde ve onun yapıcısı olarak görüyorsak, egemen yönetici kesim, yani Türk aristokrasisi (ak-budun) ile yönetilen kesim, yani halk (kara-budun) arasındaki mesafenin büyüklüğünün, eninde sonunda devleti çöküntüye götürdüğü, tarihimizi bilenlerin malumudur. Yine de ilam etmeyi şu dönemde hayati derecede elzem görmekteyim.

Anadolu Selçuklu Devleti'ne kadar Türkler, çoğunlukla konar-göçer bir hayat sürüyordu. Sayıya gelmeyecek kadar da olsa bu hayatın tipik örneği, el'ân Toros dağlarında devam ediyor olsa gerek. Türk göçebeliğinin özgün yanlarından biri de, yerleşikliğe oldukça yatkın olduğudur. Tarihsel süreç içerisinde söz konusu konar-göçerliğin çoğunlukla hiçbir baskı olmadan, doğal olarak kendiliğinden yerleşikliğe ve şehirliliğe doğru kayması açık biçimde görülür. Fakat konumuz bu değil.

II. Kılıçarslan'ın (1155-1192) Bizanslılara karşı kazandığı Miryakefalon (1176) savaşı, Türklerin Anadolu'da kalıcılığını sağladığı kadar, ak-budun kara-budun açısından da dönüm noktasıydı. Göçer nüfus çoğunlukla merkezin (Selçuklu Devleti) menfaatleri ile aynı iken, söz konusu savaştan sonra devlet, ekonomik sebepler başta olmak üzere başka bazı sebeplerden dolayı da seçimini yerleşik hayattan yana koymuştu. İtaat eden göçerleri ordu içinde istihdam ederken, itaat etmeyenleri uçlara yönlendiriyordu. Bu dönemde uçlar denetimden çıkmış, göçerler (Türkmen, Yörük) ayaklanma eğilimine girmiş ve merkez de onlara çok acımasız davranmıştı. Sebep basitti: Kendisi de göçer olan Selçuklular, tercihlerini bir dönem sonra yerleşiklerden yana kullanmış ve milleti nezdindeki durumu "hain" olmuştu. Türk Tarihinin en büyük isyanı sayılan Babaîler İsyanı işte bu dönemde (1239-40) olmuştu. İsyan, birçok okumaya açık olsa da temelinde sosyal ve ekonomik rahatsızlıkların yattığına kuşku yoktu (1). Yersiz ve yurtsuz bir halk, isyan etmişti…

Göçebeler yerleşik topluluklar üzerinde egemenlik sağlasalar bile bunun uzun ömürlü olma ihtimali yoktu. Yerleşiklerle kaynaşmanın sonucunda, göçebelerin eski siyasal yapısı her geçen gün biraz daha yerleşikler lehine değişiyordu. Göçebeler, yerleşik hayattan ürkmüşler, bu düzeni benimsememişler, daha önceki idarelerin dışladığı yerleşiklerle hemen kaynaşıveren ve yerleşikliğe meyleden beylerine çok öfkelenmişlerdi. Aksakallıların ve ozanın yerine şehrin kadısının sözünü dinlemek istemiyorlardı (2).

Selçuklu ak-budunu, isyan eden kara-budunu güçlükle bastırdıktan 3-4 sene sonra Moğollara (Kösedağ Savaşı, 1243) yenildiler…

Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada vurgulamaya çalıştığım şey, göçerliği/göçebeliği yerleşiklikten üstün ya da aşağıda göstermek değil. Anlatmak istediğim, dönemin en büyük Türk organizasyonu olan Selçuklu Devleti'nin, halkın sosyal ve ekonomik yapısını aniden dönüştürme gayretinin, kendisinin de sonunu getirdiğidir. Gündelik dil ile söylersek; "halkı kendine küstürmüştür".

"Evet, Türk yöneticileri ve halkı kent hayatında yer alıyordu ama bu, yöneticilerin kent hayatına verdikleri önemden ziyade siyaset etme ve egemenlik usulüyle ilgiliydi. Kentlerde sürdürülen hayatta, Türkler kadar daha önceden beri buralarda yaşayanlar, Moğol ve Harezmlilerin baskısıyla İran'dan gelen aristokratlar ve kentliler de rol oynuyordu. Kentlerdeki esnaf yaşamı, daha ziyade Grek ve Ermeni esnafla, İran'dan gelen kentlilerin etkileşimi sonucu oluşmuştu. Zaman içinde İrani unsurlar özellikle kültür alanında belirleyici olmaya başlamışlardı. Başta Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi din büyükleri ve aydınlar olmak üzere, saray çevresi ve aristokratlar Farsça yazıp konuşuyordu; kent halkı bile Farsça biliyordu. Fars kültürüne kapılmanın etkisi, Kılıçarslan'ın oğullarından başlayarak sarayda çocuklara Farsça adlar konulmasına neden olmuştu. Büyük Türkmen Oğuz kitleleri kentlerin dışında yaşıyor, dolayısıyla kent toplumunun ve kültürünün de dışında kalıyorlardı. Ancak gerek Selçukluların iskân siyasetinden gerekse Türkler olarak ikinci planda kalmaktan hiç hoşnut değillerdi ve sürekli isyan ediyorlardı. Zor kullanmak dahil her yola başvuran Selçuklular, gerektiğinde aşiret reislerine resmi unvanlar veriyor ya da onları saray hizmetlerine alıyorlardı. Ama başarılı olamadılar, üstelik devlet yönetimi giderek Fars etkisine girdi. Dolayısıyla Türkmen-Selçuklu gerilimi devamlılık kazandı. Tüm bunlar olurken uç bölgelerinde göçerlerle yerli halk arasında yepyeni bir ilişkiler ağı kuruluyor, bir "uç hayatı" hatta bir "uç dili" ortaya çıkıyordu" (3). Görüldüğü gibi, kara-budunun kapıldığı psikolojik atmosfer, "ikinci plana itilmek".

Oysa devlete düşen, bu duyguya yol açıcı söylem ve eylemlerden kaçınmaktır. Selçuklular, bundan kaçınamadığı için, büyük isyandan birkaç yıl sonra yıkılarak, bir kent dili değil de uç dili konuşan uçlarda bir beylik, yıkılan devlet onurunu tekrar diriltmek için "dile gelmiştir".

Osmanlı Beyliği'nde de başlangıçta çok canlı bir konar- göçer hayat hakimdi, kısacası göçebeydiler. Osmanlılar ancak Orhan Bey zamanında yerleşikliğe geçmeye başlasa da, Bursa'nın fethinden (1326) dört beş yıl sonrasında bile göçebelik sürüyordu. Oysa bir koca imparatorluk at sırtında fetholunabilir ama at sırtında yönetilemezdi. Yönetim için düzenli vergi gerekli idi, düzenli vergi de yerleşikliğe dayanıyordu. Böylece Osmanlılar da göçebelikle bağlarını kopardı ve göçerleri yerleşik düzene geçirip tebaa haline getirmek için ağır vergiler konuldu.

II. Mehmet (Fatih Sultan) devrinden itibaren Osmanlılar da, yerleşik hayattan yana tavır alarak, göçer Türkmenlerle aralarının açılmasını göze aldılar. Çandarlı Kara Halil Paşa yerine Rum Mehmet Paşalar, Zağanos Paşalar kaim oldu. Hocası Akşemseddin'in yazdığı bir mektupta, diyor Erol Göka, Fatih'i "…amma Türkman'dan gafil olmayasız. Anın da ipin salıvermeyisiz, bilmiş olasız" diye uyarması payitahtta Türklere karşı gelişmekte olan olumsuz tavrın tipik bir işaretiydi. II. Bayezid'in göçebe bağımsızlığını önlemek üzere yaptığı düzenlemeler, I. Selim (Yavuz) tarafından kararlılıkla uygulanacaktı. Ancak göçebeler, daha dün seçimle işbaşına getirdikleri beylerin payitahta yerleştikten sonra nasıl böyle birdenbire kendilerine yabancılaştığını anlayamadılar, bu düzenlemeleri benimseyemediler, giderek bir sorun kaynağı haline geldiler, ayaklandılar, Sultanlarını terk ederek kendilerine Şah aradılar. Türkmen boylarının bazıları geriye, doğuya doğru yeniden göçe koyuldular.

18. yüzyıldan itibaren Yörükler ve Türkmenler devlet katında tekrar itibar kazanmaya başlayacaklardı. Çünkü II. Viyana Kuşatması'nda, Avusturya ve müttefikleri ile yapılan mücadelelerde ağır kayıplara uğrayan devlet, kayıpları telafi etmek için Anadolu'daki aşiretlerden de istifadeye karar vermişti. Tıpkı Büyük Selçukluların çökmeye yüz tuttuklarında kendi akrabalarına ve atalarına dönme çabasıyla Sancar, Tuğrul gibi adlar alması gibi Osmanlı da Türk kökenlerini hatırlamıştı: Yörükler, yani savaş deposu!

Türkler, yönetim siyaseti kadar yönetim aygıtına sahip değildi. Bu eksikliğini gidermek için, doğal olarak çevre kültürlerden faydalanmaktan da hiç yüksünmüyordu. Hiçbir millette olmadığı kadar aşırı güvenleri vardı. Orhun Anıtları'nın yazıcıları bile Çinli idi.
Cumhuriyet'in ilk zamanları dahil kalem erbabı hiç Türklerden olmadı.


Yeni bir senteze doğru…
Fetihleri biz yaptık, ama onları yazacak birilerini bulduk, devşirdik. Karşılaştığımız büyük uygarlıkların kültür ve dillerine ve yönetici tabakanın onlara olan meyline rağmen kültürümüz ve dilimiz bugüne kadar yaşayabilmişse, göçebe Türk'ün sözlü kültürünün payı büyüktür, diyor yine Göka hoca. Hiçbir komplekse kapılmadan kendisinde olmayanı derhal alan ve yerine göre fazlalıklarını da fazla düşünmeden bırakarak yola devam ederek bugüne gelen varlığımız, bundan sonra da var kalmaya/olmaya/yaşamaya devam edecek mi sorusu, günümüzün en yakıcı sorusudur.

Cumhuriyet tecrübemiz, Türk tarihinin doğal olarak en olgun yanıdır. Ama "doğal olarak", olmayabilirdi de. Olmayabilirdi, çünkü rüşdünü ispatlamamış daha bir sürü millet var çağımızda; olabilirdi, çünkü geçmişten ders çıkarmak, insan fıtratına daha uygundur. Artık hemen her alanda düşünen, yazan ve yapan insanlarımız var. Fakat bunu, yönetici kesimin (ak-budun) görmesi lazım. Görmesi lazım ki, kendine güveni gelsin. Görmesi lazım ki, güvenli birinde olması gereken iradeye sahip olsun. Yani idare ve irade tek elde bulunabilsin.

Yukarıda hem Selçuklu ve hem de Osmanlı tarihinin işlevsel kısa okumasını yapmamızın bir sebebi vardı. Kara-budunu savaş deposu olarak görenler, eninde sonunda sonlarını da görmüş oluyorlardı. Fakat denenmişi tekrar denemekten başka bir şey yapamadılar: İhtiyaç duydukları yönetim aygıtlarını (diğer milletlerden memur ve zihniyet devşirme) kara-buduna rağmen kullanmak. Onlarda eksik gördüğümüz tek şey, sentezleyememe olsa gerek. Bugüne kadar süregelen "yerleşik-göçebe" temelli ayrımın, bugün yerleşik zihniyet ve dinamik (bütüncül-sosyolojik) düşünme temelli ayrıma dönüştüğünü sanırım tekrar altını çizmem gerekecek.

Buradan bakınca, orada hata olarak gözüken şey; eksikliği giderici yönetim aygıtlarının kara-budunla sentezini yapamama olarak tarif edilebilir. Fakat şimdi kartopu gibi yeniden tanımlanmış da olsa Türkiye Devleti (ak-budunu), bugünkü dünyada yeni ve yine bir tarih yapmak -ve bu sefer yazmak da- istiyorsa -ki istiyor, istemesi lazım- devlet ve millet kaynaşmasını bir an önce başarmalıdır. Bu kaynaşmanın önündeki engelleri temizlemek için milletin (kara-budunun) zaman kaybına tahammülü yoktur. Kara-budunun bugüne kadar kendini seçimden seçime hatırlanan seçmen (=savaş deposu) olarak görülmeye isyanı fark edilmelidir. Bugüne kadar seçtiği yöneticilerin kendini unutuvermesini, diğer seçimlere kadar benzersiz sabrıyla ve oylarla göstermiştir. Seçtiği yöneticilerin devlet katında neden çark ettiklerini de, son on yılda çok iyi anlamıştır. Sanki verilmiş son kredidir gibidir. Hükümetin, kendisine karşı konuşlanmış cuntacı medya karşısında atacağı her geri adım, savaş deposunun isyanını, pardon seçmenin elindeki kâğıtların, belki de akıl dışı bir şekilde kullanımının da önü açılmış olacaktır.

Kim bilir, bekli de her şeyle beraber, en nihayetinde kimliğini yeniden hatırlamış ve yeniden kurgulamış Türk Milletinin dünyaya sesini duyuracak, onun "mutlak ötekisi" olan Batı'nın küresel zulmü karşısına dikilecek ve refahın dünya ölçeğinde yeniden adil olarak paylaşımını sağlayacak, Ahmet Özcan'ın "Teolojinin Jeopolitiği" (4) ve İhsan Eliaçık'ın teorisini çattığı "Adalet Devleti"nin (5) masaya yatırılıp aydınların ve hala kaldıysa üniversitelerin tartıştığı bir Türkiye'ye doğru hızla evrileceğiz.

Kenan GÖÇER
kenangocer@gmail.com
____________________
1) Prof. Dr. Ahmet Y. OCAK, Babaîler İsyanı, Dergâh Yay. 2. bas. İstanbul 1996, s.151. Prof. Dr. Osman Turan da (Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971) aynı görüştedir.
2) Doç. Dr. Erol GÖKA, Türklerin Psikolojisi, Timaş, İstanbul 2008, s. 81.
3) GÖKA, a.g.e. s. 83.
4) Ahmet ÖZCAN, "Teolojinin Jeopolitiği", Bakış Yay. İstanbul 2005
5) R. İhsan ELİAÇIK, Adalet Devleti, Bakış Yay. İstanbul 2003.


13.03.2008 14:14:33
 
Yorum Yaz Arkadaşına Gönder Yazdır Yukarı Çık

Bu habere henüz yorum yazılmamış...




Yorum/Analiz Bölümünden Son Yazılar
Devamını Oku 11.05.2008 07:22:49 - 'Erdoğan Laik Medyadan Rahatsız'
Devamını Oku 01.05.2008 04:38:40 - 1 Mayıs'a "Takıntı" Diyenlere
Devamını Oku 27.04.2008 19:06:52 - Kudurdun mu Be Adam?
Devamını Oku 16.04.2008 08:43:19 - 58.5 Yıl Yatan 5 Devrimci...
Devamını Oku 09.04.2008 09:33:23 - Koldaki 'Gamalı Haç'ın Manası
Devamını Oku 08.04.2008 14:30:24 - 'Eli Silahlı Adamı Daha Önce Gördüm'
Devamını Oku 06.04.2008 14:04:54 - 'Tehditçi Avukat Gülen’in Akrabası'
Devamını Oku 01.04.2008 11:48:46 - Erdoğan'ı Bahçeli Şımarttı
Devamını Oku 01.04.2008 11:35:10 - Son Yazısını Yoğunbakımda Yazdı
Devamını Oku 31.03.2008 15:23:45 - Delikanlılığı Bırak Menderes'e Bak!
Devamını Oku 27.03.2008 16:26:07 - İşte O İki 'geri Adım'
Devamını Oku 15.03.2008 12:22:17 - Zahit Akman'ın Yeni Yasa Tasarısı
Devamını Oku 13.03.2008 14:14:33 - Biraz Cesaret
Devamını Oku 03.03.2008 13:39:35 - Zihinleri Tırmalayan Soru
Devamını Oku 18.02.2008 11:09:37 - Kendine Gel Tayyip Bey!
Devamını Oku 15.02.2008 06:50:00 - Özkök Daha Korkutucu
Devamını Oku 13.02.2008 07:20:38 - Gazetecinin "Mafyatik" Cevap Hakkı
Devamını Oku 12.02.2008 10:50:24 - 301 Kere Maşallah
Devamını Oku 08.02.2008 10:19:22 - Anayasa Mahkemesi'nin En Zor Sınavı
Devamını Oku 07.02.2008 16:10:46 - ''İran'da 3 Yılda Herkes Örtündü''
Haberi Değerlendirin
Gereksiz bir haber
Yayınlamanız gerekmezdi
Faydalı bir haber olmuş
Gerekli bir haber
Haberiniz çok çok isabetli
Bu haber için oy kullanan 1 ziyaretçimizin puan ortalaması: 2,00
Haber İşlemleri
Arkadaşına Gönder
Yazdır
Yorum Yaz
Yorumları Oku
Haberi Paylaş
Google Google Live Live MySpace MySpace
Facebook Facebook Delicious Delicious Digg Digg
 
Yorum Bölümümüzdeki Sorun Giderildi
Yorum Bölümümüzdeki Sorun Giderildi Bir süredir okuyucularımız yorum girerken oluşan bir hata, okuyucularımızın bildirmesi üzerine düzeltildi....
Bu da Aşırı Sosyalleşme!
Youtube Şimdilik Yeniden Özgür
0,30 saniyede derlendi.