Nâzım Hikmet’in Eserlerinde Ermeni Meselesi: “Akşam Gezintisi”nden İnsan Manzaraları’na
Nâzım Hikmet Ermeniler hakkında ne yazdı? Akşam Gezintisi, Memleketimden İnsan Manzaraları ve Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’deki bölümleri inceliyoruz.
Nâzım Hikmet’in eserlerinde Ermeni karakterler ve Osmanlı’nın son dönemindeki toplumsal şiddete ilişkin doğrudan göndermeler bulunuyor. Bunların en çok tartışılanı, 1950’de yazdığı “Hapisten Çıktıktan Sonra” şiirinin “Akşam Gezintisi” bölümündeki Bakkal Karabet’tir. Ancak konu yalnızca bu birkaç dizeden ibaret değil. Memleketimden İnsan Manzaraları 1909 Adana olaylarından Ermeni malları ve şiddet hafızasına uzanan sahneler içerirken, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim de Ermenilere yönelik kitlesel şiddeti karakterler arasındaki açık bir tartışmanın konusu yapar.
Bu metinler yıllar içinde farklı şekillerde yorumlandı. Murat Belge, Türk edebiyatında Ermeni meselesini incelerken Nâzım’ın konuya yaklaşımını tartıştı. 2006’da Nokta dergisinin “Akşam Gezintisi”ndeki ilgili bölümü yeniden gündeme getirmesi ise şiirin bazı yayın ve icralarda eksik aktarılıp aktarılmadığı konusunda ayrı bir sansür tartışması başlattı. Şair Turgay Fişekçi de bu dizelerden Nâzım Hikmet’in belirli bir hukuki veya siyasi nitelemeyi açıkça benimsediği sonucunun çıkarılmasına karşı çıktı.
Nâzım Hikmet’in Eserlerinde Ermeni Karakterler Var mı?
Evet. Nâzım Hikmet’in şiir, manzum anlatı ve romanlarında Ermeni karakterler bulunuyor. Ancak bu karakterlerin işlevi her eserde aynı değil.
“Akşam Gezintisi”nde Bakkal Karabet, İstanbul’daki gündelik mahalle hayatının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor ve ailesinin geçmişindeki şiddet hafızası birkaç dize içinde anlatılıyor.
Memleketimden İnsan Manzaraları ise çok daha geniş bir tarihsel panorama çiziyor. Eserde Ermeniler bazen Osmanlı toplumunun gündelik hayatının parçası, bazen 1909’daki şiddet olaylarının mağdurları, bazen de daha sonraki toplumsal hafızanın içinde yer alan kişiler olarak görülüyor.
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşimde ise Ermeni Petrosyan’ın da yer aldığı bir konuşma, geçmişte yaşanan kitlesel şiddetin sorumluluğunun halka, yöneticilere ve tarihsel koşullara nasıl dağıtılabileceğini tartışıyor.
“Akşam Gezintisi” Şiiri Ne Anlatıyor?
“Akşam Gezintisi”, Nâzım Hikmet’in 1950’de cezaevinden çıktıktan sonra yazdığı “Hapisten Çıktıktan Sonra” başlıklı şiir dizisinin ikinci bölümü.
Şiirde sıradan bir mahalle akşamı anlatılıyor. Farklı kimliklerden insanlar aynı şehir hayatının içinde yan yana görülüyor. Bu tablonun içinde Bakkal Karabet de bulunuyor.
Karabet’in geçmişine gelindiğinde anlatının tonu değişiyor. Şair, Ermeni vatandaşın babasının öldürülmesini unutmadığını belirtirken, aynı karakterin karşısındaki Türkü sevmesini onun da geçmişte yaşanan şiddeti onaylamamasına bağlıyor.
Şiirin dikkat çekici yönlerinden biri, suç ile etnik kimliği tamamen özdeşleştiren bir anlatı kurmaması. Karabet’in acısıyla Türk halkının tamamı arasında doğrudan suç eşitliği kurmak yerine, şiddeti gerçekleştirenlerle bunu reddeden insanlar arasında bir ayrım oluşturuyor.
Bu nedenle “Akşam Gezintisi” yalnızca tarihsel şiddete gönderme yapan bir şiir olarak değil, aynı şehirde birlikte yaşayan insanların geçmişin yüküyle nasıl ilişki kurabileceklerini anlatan bir metin olarak da okunabilir.
“Akşam Gezintisi”ndeki Dizeler Sansürlendi mi?
Şiirin yayın ve icra tarihi bu konuda uzun süredir devam eden bir tartışma içeriyor.
Nâzım Hikmet’in doğumunun 100. yılı nedeniyle hazırlanan ve Fazıl Say’ın bestelediği Nâzım oratoryosunda Genco Erkal tarafından seslendirilen “Akşam Gezintisi”nin Ermeni karakterin geçmişini anlatan bölümünün yer almadığı daha sonra gündeme geldi.
2000’lerin başında bu eksiklik basında tartışıldı. 2006’da ise Nokta dergisi, Murat Belge’nin Türk edebiyatında Ermeni meselesi üzerine yazısından hareketle Nâzım’ın başka metinlerini araştırdı ve “Akşam Gezintisi”ndeki ilgili dizeleri yeniden gündeme taşıdı.
22 Aralık 2006’da konu basına “Nâzım’ın sansürlenen Ermeni şiiri” başlığıyla yansıdı. Tartışmada, aynı bölümün yalnızca oratoryoda değil bazı eski yayınlarda da bulunmadığı ileri sürüldü.
Turgay Fişekçi Sansür Tartışması için Ne Söyledi?
Dönemin Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Genel Sekreteri olan şair Turgay Fişekçi, şiirin bazı kitaplarda eksik basılmasını yayıncıların geçmişte Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinden duyduğu kaygıyla ilişkilendirdi.
Fişekçi aynı zamanda “Akşam Gezintisi”ndeki dizelerin Nâzım Hikmet’in 1915 hakkında günümüzde kullanılan belirli bir hukuki ve siyasi kavramı açık biçimde benimsediğinin kanıtı gibi sunulmasına itiraz etti.
Fişekçi’nin yaklaşımına göre metinden çıkarılabilecek daha açık sonuç, Nâzım’ın milliyetler arasında düşmanlığı değil dayanışmayı savunduğu ve Ermenilere karşı gerçekleştirilen şiddeti reddettiğiydi.
Bu ayrım önemli. Bir edebi metnin yaşanan şiddeti anlatması veya mahkum etmesi ile yazarın daha sonraki yıllarda uluslararası hukukta kullanılan belirli bir kavramı doğrudan benimsemiş olduğunu ileri sürmek aynı şey değil.
Murat Belge Nâzım Hikmet Hakkında Ne Yazdı?
Yazar ve akademisyen Murat Belge, Şubat 2006’da Birikim’de yayımlanan “Edebiyatta Ermeni Sorunu” başlıklı kapsamlı yazısında Türk edebiyatındaki Ermeni temsillerini inceledi.
Belge yazıyı hazırlarken Nâzım Hikmet’in tavrının başka konulardaki kadar açık görünmediğini belirtti. Ancak bu değerlendirmeyi özellikle Memleketimden İnsan Manzaraları üzerinden yaptığını ve Nâzım’ın konuyu ele aldığı başka bir eser hatırlamadığını da açıkça yazdı.
Aynı yıl Nokta dergisinin “Akşam Gezintisi”ni gündeme getirmesinden sonra Belge’nin değerlendirmesi de tartışmanın parçası oldu. Belge, daha önce gözünden kaçan şiirin ortaya çıkmasını olumlu karşıladığını ifade etti.
Dolayısıyla bu tartışma, aynı zamanda edebiyat araştırmalarında külliyat taramasının önemine ilişkin dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Nâzım Hikmet’in konuya ilişkin yaklaşımı yalnızca tek bir eser üzerinden değerlendirildiğinde eksik bir tablo ortaya çıkabiliyor.
Memleketimden İnsan Manzaraları Ermeniler Hakkında Ne Anlatıyor?
Memleketimden İnsan Manzaraları, Nâzım Hikmet’in 1940’larda üzerinde çalışmaya başladığı ve Türkiye’nin farklı sınıf, kimlik ve bölgelerinden çok sayıda insanı aynı büyük anlatı içinde buluşturduğu eseridir.
Ermeni meselesi kitabın ana konusu değildir. Buna rağmen farklı bölümlerde Osmanlı’nın son dönemindeki Ermeni varlığına ve şiddet olaylarına doğrudan göndermeler bulunur.
Eserin dikkat çekici sahnelerinden birinde hapishanedeki karakterler, onlarca yıl öncesine ait eski bir Sabah gazetesi okur. Gazetenin sahibinin Ermeni Mihran Efendi olması konuşmanın bir parçası haline gelir. Böylece Nâzım, geçmiş İstanbul’un çok kimlikli basın ve ticaret hayatını birkaç ayrıntıyla sahneye taşır.
1909 Adana Olayları İnsan Manzaraları’nda Nasıl Yer Alıyor?
Aynı eski gazete sahnesinde anlatı 31 Mart olayları ve ardından Adana’da yaşanan şiddete kadar uzanır.
Karakterlerin okuduğu gazete haberlerinde Osmanlı, Arnavut, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgarların dönemin siyasal çatışmaları içindeki varlığı aktarılır. Daha sonra Adana ve Tarsus’taki çatışma ve öldürmelerden söz edilir.
Buradaki anlatımın önemli bir özelliği, tarihsel olayları doğrudan ders kitabı diliyle anlatmak yerine eski bir gazetenin parçalanmış haberlerini hapishanede okuyan insanların tepkileri üzerinden vermesidir.
Böylece 1909’daki Adana olayları yalnızca tarihsel bilgi olarak değil, 1940’ların insanlarının geçmişi nasıl hatırladığı ve yorumladığı üzerinden de eserin parçasına dönüşür.
Çolak İsmail Karakteri Neyi Temsil Ediyor?
Memleketimden İnsan Manzaralarının daha sonraki bölümlerinde konu bu kez çok daha sert bir karakter hikayesi üzerinden karşımıza çıkar.
Nâzım, Çolak İsmail adlı kişinin genç yaşta jandarma olarak Yozgat tarafına gönderildiğini, Ermenilerin öldürüldüğü dönemde şiddetin içine girdiğini ve daha sonra köyüne değerli eşyalarla döndüğünü anlatır.
Bu kısa biyografik bölüm yalnızca öldürme eylemini değil, şiddet ile maddi çıkar arasındaki bağlantıyı da anlatının içine sokar. Eşyalar ve para, karakterin geçmişindeki şiddetin ardından elde ettiği ganimetin işaretleri olarak sunulur.
Bu sahne, Nâzım’ın tarihsel olayı soyut bir devlet politikası olarak bırakmadığını, olayın sıradan insanların yaşamında yaratabileceği dönüşümü de karakter üzerinden gösterdiğini ortaya koyuyor.
Karakterlerin Sözleri Nâzım Hikmet’in Doğrudan Görüşü mü?
Memleketimden İnsan Manzaraları gibi çok sayıda karakter ve farklı ses üzerine kurulmuş bir eserde her cümleyi doğrudan yazarın kişisel görüşü olarak okumak doğru olmaz.
Nâzım, kitabın farklı bölümlerinde birbirine zıt toplumsal ve siyasi görüşleri olan karakterleri konuşturur. Irkçı veya ayrımcı bir cümle kullanan karakter de, buna karşı çıkan karakter de eserin içinde bulunabilir.
Bu nedenle metni değerlendirirken yalnızca belirli bir repliğe değil, o sözün kim tarafından, hangi bağlamda söylendiğine ve anlatının karaktere nasıl yaklaştığına bakmak gerekir.
Çolak İsmail gibi bölümlerde ise anlatıcının kullandığı çerçeve, şiddetin sonuçlarını daha doğrudan görünür hale getirir.
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’de Ermeni Meselesi Nasıl Geçiyor?
Nâzım Hikmet’in son romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim büyük ölçüde otobiyografik özellikler taşıyan bir eser. Roman 1962’de tamamlandı ve Türkiye’de ilk kez ölümünden sonra 1967’de yayımlandı.
Kitabın Moskova yıllarını anlatan bölümünde Ahmet, Anuşka, Çinli öğrenci Si-Ya-U ve Ermeni Petrosyan arasında geçen bir konuşma dikkat çekiyor.
Petrosyan konuşma sırasında geçmişte Ermenilerin uğradığı şiddeti hatırlatarak Türk olan Ahmet’e tepki gösteriyor. Ahmet ise olaylara kişisel olarak katılmadığını söylüyor. Tartışma ilerledikçe mesele bireysel suçtan halkların, orduların, yöneticilerin ve sıradan insanların tarihsel sorumluluğuna doğru genişliyor.
Roman bu konuşmada kolay bir cevap vermek yerine karakterlerin birbirlerine itiraz etmesine izin veriyor. Bir halkın tamamının yöneticilerinin veya silahlı güçlerinin eylemleriyle özdeşleştirilip özdeşleştirilemeyeceği, buna karşılık sıradan insanların sorumluluktan bütünüyle uzak tutulup tutulamayacağı tartışmanın merkezine yerleşiyor.
Petrosyan Sahnesi Neden Önemli?
Petrosyan’ın yer aldığı bölüm, “Akşam Gezintisi”nden farklı bir anlatı tekniği kullanıyor.
“Akşam Gezintisi” birkaç dize içinde kişisel hafıza ve komşuluk ilişkisini anlatırken, romandaki sahne doğrudan bir fikir tartışmasına dönüşüyor. Ermeni, Türk, Rus ve Çinli karakterlerin konuşması, ulusal suç ve sorumluluk sorununu uluslararası bir çerçeveye taşıyor.
Karakterlerin vardığı nokta, halkların tamamen suçsuz veya topluca suçlu ilan edildiği basit bir karşıtlık değil. Devletlerin ve iktidarların insanları şiddete sürükleyebilmesi tartışılırken, bireylerin kendi yaptıkları karşısındaki sorumluluğu da ortadan kaldırılmıyor.
Bu bölüm Nâzım’ın sınıf, halk ve iktidar kavramlarına dayanan dünya görüşünün edebi metne nasıl taşındığını görmek açısından özellikle dikkat çekici.
Nâzım Hikmet 1915 için Belirli Bir Hukuki Tanım Kullandı mı?
Elde bulunan ve bu tartışmada öne çıkan metinler, Nâzım Hikmet’in Ermenilere yönelik öldürmeleri ve toplumsal şiddeti açık biçimde anlattığını gösteriyor. Ancak bundan, şairin bugün kullanılan belirli bir hukuki veya siyasi nitelemeyi eserlerinde açıkça kullandığı sonucu doğrudan çıkarılamaz.
Turgay Fişekçi’nin 2006’daki tartışmada dikkat çektiği nokta da buydu. Fişekçi, “Akşam Gezintisi”ndeki dizelerin Nâzım’ın şiddete yaklaşımını ortaya koyduğunu ancak bunların günümüzdeki terminoloji tartışmasına doğrudan cevap gibi kullanılmasına karşı çıktı.
Murat Belge ve daha sonraki bazı yorumcular ise eserlerdeki bölümleri 1915’in edebiyattaki temsili açısından değerlendirdi. Bu yorumlar yorumculara aittir.
Dolayısıyla edebi metni incelerken Nâzım Hikmet’in gerçekten yazdığı ifadelerle, onlarca yıl sonra bu metinlere getirilen tarihsel veya hukuki yorumları birbirinden ayırmak gerekir.
Nâzım Hikmet’in Yaklaşımında Birlikte Yaşama Teması
Üç eser birlikte okunduğunda ortak bazı edebi yönler görülüyor.
“Akşam Gezintisi” farklı kimliklerden insanların aynı mahallede yan yana yaşadığı bir İstanbul sahnesi kuruyor. Geçmişteki şiddet unutulmuyor, fakat kişiler arasındaki ilişki yalnızca bu şiddetin belirlediği bir düşmanlığa da indirgenmiyor.
Memleketimden İnsan Manzaraları Türkiye’nin tarihini Müslüman, Hristiyan, Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve başka topluluklardan insanların iç içe geçmiş yaşamları üzerinden gösteriyor. Toplumsal çatışmalar bu çok sesli yapının içinde yer alıyor.
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ise sorunu uluslararası bir öğrenci topluluğunun tartışmasına taşıyarak halkların yöneticiler, savaşlar ve milliyetçilik karşısındaki konumunu sorguluyor.
Bu metinlerden hareketle Nâzım’ın yaklaşımını tek sözcükle tanımlamak yerine, etnik kimlikle kolektif suçu özdeşleştirmemeye, sıradan insanların acısını görünür kılmaya ve farklı halklar arasında dayanışma ihtimalini korumaya çalışan bir edebi çizgiden söz etmek daha isabetli olur.
Sansür Tartışmasının Yayıncılık Tarihi Açısından Önemi
“Akşam Gezintisi” tartışması yalnızca Nâzım Hikmet’in Ermeniler hakkında ne düşündüğü sorusuyla sınırlı değil. Aynı zamanda bir yazarın eserinin farklı dönemlerde nasıl yayımlandığı ve seslendirildiği sorusunu da gündeme getiriyor.
2002’deki oratoryoda ilgili dizelerin bulunmaması, 2006’da Nokta’nın konuyu yeniden açması ve Turgay Fişekçi’nin eski yayıncıların 141 ve 142. maddelerden duyduğu korkuya dikkat çekmesi, Türkiye’deki Nâzım Hikmet yayıncılığının siyasi koşullardan bağımsız olmadığını gösteren örnekler arasında değerlendirildi.
Nitekim Nâzım’ın metinlerinin farklı nüshaları arasındaki farklar yalnızca bu şiirle sınırlı olmayan ayrı bir metin ve yayıncılık araştırması konusu haline geldi.
Nâzım Hikmet Ermeniler Hakkında Ne Yazdı?
Nâzım Hikmet’in eserleri, “Ermeni meselesi” başlığı altında sistematik bir tarih veya siyaset incelemesi sunmuyor. Buna karşılık Ermeni karakterleri, geçmişteki öldürmeleri, 1909 Adana olaylarını, 1915 döneminin şiddet hafızasını ve bu olayların sonraki kuşaklardaki izlerini edebi metinlerinin içine yerleştiriyor.
“Akşam Gezintisi”nde bu hafıza Bakkal Karabet üzerinden birkaç güçlü dizeye yoğunlaşıyor. Memleketimden İnsan Manzaraları meseleyi daha geniş Osmanlı ve Cumhuriyet panoramasının içine yerleştiriyor. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ise konuyu karakterler arasında kolektif suç, halkların sorumluluğu ve dayanışma üzerine bir tartışmaya dönüştürüyor.
Bu nedenle Nâzım Hikmet’in konuya yaklaşımını yalnızca sonradan ortaya çıkan terminoloji tartışmaları üzerinden değil, eserlerde kurduğu karakterler, tarihsel hafıza, sınıf, suç, sorumluluk ve birlikte yaşama ilişkisi üzerinden okumak daha kapsamlı bir edebi tablo sunuyor.